Takvim

Temmuz 2018
PztiSalÇrşPerCumCmtsiPaz
 << < > >>
      1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031     

Anahtar kelime (taglar)

Bu blogda hiçbir tag yok

Şu anda kimler hatta?

Uye: 0
Ziyaretçi: 1

Ilan

Son yorumlar

Yorum yok.

Kategoriler

rss Sindikasyon

Tema seçin



HOŞGELDİNİZ

      Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi. Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte… Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler. Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız; Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!

TAKDİM / Prof. Dr. Ata SELÇUK

İnsanın tabiatı icabı, kısa ve mutlu dönemler ha­riç, daima ihtirasları ön plana geçmiş, bunun neti­cesinde toplumun her zaman hükümran bölümü ekonomik refah içinde olurken, diğer bölümleri, değişen oranlarda sefalet ve yokluğa doğru giden kaderde birleşmişlerdir. İdare edenlerle açlık çe­kenler arasındaki topluluk, yetenekleri nispetinde pastadan parçalar koparmaya ve bu nedenle idare edenlere yakın olmaya çalışmışlardır. Orta sınıf o­larak isimlenen nüfus, devletlerin kaderleri üzerin­de etkili olmuştur.

Toplulukların ekonomileri onları idare eden kralla­rın veya başkanların ağzından çıkan emirlerle oluştu­ğu devirlerde, ekonominin herhangi bir kesin kuralı yoktu. Kurallar, baştaki sahsın huyuna, karakterine, ahlakına, aklına ve yeteneklerine bağlı olarak tama­men emir ve direktifleri ile oluşmakta idi. Bu nedenle tarih boyunca güçlü devlet olmanın en etkin şartı a­daletli paylaşım olmuştur. Sömürü düzeninin kurucu­ları olan kapitalist ülkeler, KÜRESELLEŞME adını verdikleri, aslı sömürme olan sistemle, gelişmekte o­lan ülkelerin tüm kaynaklarını ele geçirme operasyo­nunu hızla sürdürmektedirler. Sömürü düzeni beşeriyet ile birlikte devam edip gelmektedir. Güçlü olan daima sömürmüş, zayıf olan daima köle olup ezilmiştir. Yüzelli yıldır kapitalist dü­zen, harpler, ekonomik olarak borçlandırma, özelleş­tirmeye teşvik ve hükmetme yolu ile sürdürülmekte­dir. Her türlü kaynakları tükenmiş olan, çok gelişmiş kabul edilen bu ülkeleri aslında ayakta tutan geliş­memiş ülkelerin kaynaklarıdır. Bu kaynakların kısıt­lanması, durumun tamamen tersine çevrilmesi de­mektir. Son yarım asırda harp etmekten ziyade, barış ve beraberlik kandırması ile, teknolojik üstünlükle­rini tüm dünya ile paylaşmak istedikleri yalanını koz olarak kullanan gelişmiş ülkeler, geri kalmış a­ma aslında hazineler üzerinde oturan ülkeleri, KÜ­RESELLEŞME taktikleriyle avlamayı başarı ile hız­la sürdürmektedirler. Küreselleşmenin bir şartı olan ÖZELLEŞTİRME yağması ile ülkelerin gelir getiren kurumlarını, strate­jik önemi olan kurumlarını ele geçirmektedirler. Ülke­de söz sahibi olan büyük yerel şirketleri önce küre­sel, tanınmış şirketlerle ortaklık yaptırıp, daha sonra tek başına ele geçirme operasyonlarını sabırla ger­çekleştirmektedirler. Bütün bu taktik ve planlarla gelişmekte olan ülke­lerin üretimlerini ele geçirerek, kalkınma ve rekabet çabalarını yok etmeğe devam etmektedirler. Geliş­mekte olan ülkelerin büyük çapta yeraltı kaynakları küresel güçlere ait büyük şirketlerin ellerine geçmiş veya geçmek üzeredir. Para politikaları tamamen IMF ve Dünya Bankası'na teslim edilmiş, emisyon o­layına hiçbir şekilde müdahale imkanı bırakılmadığın­dan, tüm emek ve üretimleri de küresel sömürünün elinde kalmıştır. Senyoraj hakları dahi onlara yabancı para olarak fa­izli borç şeklinde verilmekte ve bu durumda tüm insan­lık küresel güçlere köle durumuna düşmektedir. Bura­ya kadar anlatılanlar küresel veya kapitalist ekonomi­nin yüzeysel manzarasıdır. Küresel güçlerin, en çok çekindiği ULUSAL devletler olduğundan, öncelikle he­def olarak ulusal devlete yatkın topluluklar üzerinde a­cil planlar üretmektedirler. Özelleştirme ve borçlandır­ma taktikleri, kültürlerarası işbirliği çalışmaları bu plan­ların önde olanlarıdır. Milli Ekonomi Modeli bu nedenle milli devletin ol­mazsa olmazıdır. Ve küreselleşmenin panzehiridir. Kapitalist ekonominin kolayca uygulanabilmesi için i­lim adına empoze edilen ekonomik modeller vasıtası ile tüm ülkeler pembe hayaller ile uyutulmaktadır. İşte bu eser, hakikatleri gözler önüne sermekle, mevcut ekono­mik teorileri, uygulama temeline dayalı net matematik­sel formülleriyle yerle bir etmektedir. Bu eserden de an­laşılacağı gibi Milli Ekonomi Modeli her topluluğun eşit şartlarda ekonomik gelişimlerini düzenlemektedir. Milli Ekonomi Modeli tüketim yanlısı bir modeldir. Yani, toplumu oluşturan bireylerin tamamının belli bir gelir düzeyine çıkartılmasını hedef almaktadır. Bunun neticesinde küresel güçlerin küçülte küçülte ortadan kaldırmak üzere olduğu ülkeler, bu modelle tekrar bü­yük ve güçlü devletler haline gelecektir. Toplumda fa­kir, aç, işsiz kalmayacaktır. Herkesin temel ihtiyaçları karşılanacak devlet sosyal bir devlet, yani baba devlet olacaktır. Devletin her türlü kaynakları, devlet-millet iş­birliği ile kullanılacaktır. Milli Ekonomi Modeli, daha önce kendilerine yeter du­rumda olan ülkeleri yeterli oldukları dallarda politikalarına müdahale ederek, kendilerine bağımlı hale getiren kapi­talist ülkelerin her türlü müdahalelerini boşa çıkaracaktır. Tarımda, ormancılıkta, hayvancılıkta ve her türlü ü­retimde halkı ile birlikte, vergi almak yerine faizsiz kredilerle halkına destek ve en önemlisi her kesim­deki fertlere emeklilik hakkı tanıyan, ürettikleri her mamule alım garantisi veren tam bir sosyal devlet o­luşacaktır. Modelle, sömürme ve sömürülme ortadan kalkacaktır. Bunun yerini adaletli bir dayanışma ve paylaşma ortamı alacaktır. Ekonomi, topluluktan topluluğa, o kimselerin kültürel yapısına göre değişim göstermesi gereken bir uygulamadır. Yıllarca Hıristiyan kültürünün ürü­nü olan ekonomi politikalarının uygulanması bizi çıkmazlara sürüklemiştir. Kapitalist düzenin para ve faiz uygulamaları, para ile para kazanma im­kanları, paranın belli merkezlerde toplanması ger­çeği kaçınılmazdır. Milli Ekonomi Modeli'nde ise, uygulama tamamen bizim kültürümüzün bir ürünüdür. Gelir dağılımında denge, sürekli büyüme ve tam istihdam çok uyumlu biçimde gerçekleşmektedir. Sosyal devlet olmanın gerekli temel şartları da bunlardır. Faiz olmaması enflasyonun sıfırlanmasıdır. Bizim kültürümüzde yalan söylemek yasaktır. Bu gerçek bilindiği halde liberal ekonominin vergi alma tekniği esnafımızın yalan söylemesini mecbur hale getirmiş, ayakta kalmak için devletine yanlış ve ek­sik beyanlarda bulunmuşlardır. Bu nedenle ruhsal o­larak suçluluk hakimdir. Milli Ekonomi Modeli'nde, yüz milyarın altında kazanan her kim olursa olsun kendisinden vergi alınmayacak olması, halkımıza kendine güven ve inançlarına uygun hareket etme­nin mutluluğunu kazandıracaktır. Ve daha fazla im­kanlara sahip olmak için gelişme çabalarını sürdür­meye devam edecektir. Şunu açıkça söylemekte yarar görüyorum. Kapi­talist düzene göre ekonomi: İnsanın sınırsız ihtiyaç­larını karşılamak için sınırlı imkanların kullanılması olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma dayanan ekonomi kendi toplumunun menfaati için diğerlerini ezecektir. İşte bu nedenledir ki sömürü, savaş, işkenceler ve haksızlıklar dünyaya hakim olmaktadır. Şurası muhakkak ki insanın ihtiyaçları sınırsız değil aksine yaradılışı nedeni ile bir elin parmakları sayısı kadar bile değildir. Yeme içme, giyme, aile kurma vs... Ama ona sunulan imkanlara baktığımızda, tüm ihtiyaçlarına karşılık sayılamayacak kadar çok alterna­tifler ve bolluk vardır. Seç, seç ye; beğen, beğen giy; seç, seç al. Demek ki ekonomi bilimi denilen ve toplumu yanlış bir tanımın peşinde sürükleyen, uğrunda harpler yapı­lan, sayısını söylemede zorluk çekilen milyonlarca e­serler yazılan sayısız öğrenci ve öğretmen yetiştirilen sonunda bir hiç olduğu, Prof. Dr. Haydar BAŞ tarafın­dan cesaretle gösterilen temelsiz bilimin, beşeriyet a­dına tam bir SKANDAL olduğu gerçeği ile karşı karşı­ya gelinmiştir. Zaten uygulamalarda da görülmektedir ki sadece yüzde on gibi bir nüfus bu ekonomiden yarar sağla­mış, geride kalanlar ise daima ezilmişlerdir. Halbuki bunun tamamen aksinin olması, hatta yüzde yüzü­nün hayatlarını rahatça sürdürmeleri topluluklar için idealdir. Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey'in yazdığı ve senelerce beyan ettiği Milli Ekonomi Modeli ilk önce ekonomi­nin tanımını düzelterek: sınırsız imkanları, insanın sı­nırlı olan ihtiyaçlarına kullanma ilmi olarak tanımla­mıştır. Hakikat bu olduğuna göre, kapitalizm ihtiyaç­ların değil fakat ihtirasların peşine düşmüş demektir. Bu nedenle yıllar boyu ilim adına temelde bozuk bir düzenin teorileri yapılmış tüm insanlık bunu bilim zannedip uygulamıştır. Teknolojide ileri olan toplu­luklar, GLOBALLLİK demogojileri ile bir türlü kalkı-namayan ve global güçlerin ihtiraslarının oluşmasını sağlayan toplulukları resmen suistimal etmiştir. Milli Ekonomi Modeli sınırsız imkanları halkın ö­nüne sermiş, devleti, vergi toplayan, tefecilik yapan ve milletini global güçlere köle eden bir devlet halin­den, halkına sahip çıkan, onlardan vergi alacağına, onlara maddi imkanlar tanıyan, üretime katkı sağla­yacak bir tüketim topluluğu ortaya çıkaran bir sosyal devlet haline getirmiştir. Fakirlik terimini tamamen lügatten çıkartan, her ferdinin gerekli ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan temin etmesini sağlayan bir baba devletin oluşmasını sağlamıştır. Aynı zamanda parayı, sadece bir mübadele ve değer saklama aracı olmaktan çıkarmış, ona kal­kınmada tahrik unsurluğu, mal ve hizmet karşılığı olma özelliği kazandırmıştır. Yani parayı para ya­pan gene Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey olmuştur. Bu eser bütün bu işlevleri geniş olarak dünyanın gözü önüne sunmaktadır. Dönüp geriye ibret ile baktığımızda, asırlar boyu insanlara ekonomi bilimi olarak anlatılan, onbinler-ce makale yazılan, konferanslar düzenlenen, işin garibi, sayısız master ve doktoraların yapıldığı, ya­ni nalıncı keseri ile yontula yontula son durumuna gelen, uğrunda milyonlarca insanın perişan olduğu yanlışa dayalı ve küreselleşmeye destek bir eko­nomi modelini getirenleri, gafletleri veya gizli gaye­leri ile başbaşa bırakırken, ben, bunların karşısın­da güçlü bir model ve bir hakiki eser görmekten i­lim adamı olarak mutluluk, milletim adına gurur duymaktayım. Kalkınamayan, global bataklıkta kalkınmak için çır­pındıkça daha da batan topluluklara müjdeler olsun! Milli Ekonomi Modeli ile Sosyal Devlet Projesi'ni orta­ya atan, zayıf devleti değil her işte halkı ile eşit şartlar­da el ele güçlü bir devleti, yani baba devleti tanıtan bu eser kurtuluşumuza kaynak olacaktır. Şunu asla unut­mayınız, bu model ekonomide bir alternatif model de­ğildir. Zaten yukarıda anlatıldığı gibi temelden yanlış bir modelin alternatifi nasıl olur ki. Ekonomi bilimi bu temel eserle gerçek olarak başlamıştır. Bu bir tarihi o­laydır. Bu eser sonsuza kadar rehber ve ders kitabı o­larak anılacaktır. Bilime yaptığı bu katkıdan dolayı Sa­yın Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey'i tebrik ediyor, Allah'tan (c.c) başarılar ve sağlıklar diliyorum. Prof. Dr. Ata SELÇUK Fırat Üniversitesi...
btp ile ilgili görsel sonucu
01 Tem 2018
tunalim · 4 görünüşler · Yorum bırakın

Türkiye'nin 'milli para'sı var mı?

Türkiye'nin 'milli para'sı var mı?Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son dönemde sıkça dile getirdiği "Milli Para" çıkışı ile ilgili Murat Çabas Yeni Mesaj gazetesinde dikkat çeken bir yazı kaleme alarak "Türkiye'nin milli parası var mı?" sorusunu sordu. 

4 Ekim’de İran’da gerçekleşen Ruhani-Erdoğan görüşmesinde varılan mutabakat sonucunda iki ülke arasında milli paralarla ticaret yapılmasına karar verildiği açıklanmıştı.
20 Ekim’de de İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri’nin Ankara ziyaretiyle milli paralarla ticaret yapılmasının nihaileştiği, İran ve Türkiye merkez bankalarının başkanlarının ikili SWAP anlaşmasıyla da bu konuda son noktanın konulduğu ifade edildi.
Ama ne var ki bu ticaret, milli paralalarla ticaret değil, buradaki kullanılan para da milli para değil. Şimdi bunu izah etmeye çalışalım.
“Milli Para” ifadesi, dünkü yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Hz. Adem’den 2005 yılına kadar hiç kimsenin kullanmadığı, 2005 yılında uluslar arası bir kongre ile dünyaya tanıtılan Milli Ekonomi Modeli ile gündeme gelen Prof. Dr. Haydar Baş’a ait olan bir ifade… Aynı zamanda Prof. Dr. Baş’ın adına tescilli… Milli Paralarla Ticaret ifadesi de aynen böyle…
Sayın Baş, Milli Ekonomi Modeli’nin dış ticaret bahsinde, şu ifadelere yer vermektedir:
“Her ne kadar firmaların dış ticarette hedefi mal ve hizmet satmak olsa da, devletler için asıl hedef mal ve hizmet satmak değildir. Asıl hedef kendi mal ve hizmetlerine talepten yola çıkarak paralarının geçerli olduğu alanı büyütmek ve paralarını dış topraklarda konvertibl yapmaktır. Milli Paralarla Ticaret yapmak, karşılığı emek ve üretim olan paranın konvertibl olmasını sağlar.
Bu sebeple ülkeler ihracat yaparken karşılığında kendi paralarını talep ederler. Aksi takdirde kendi paraları yerine karşı ülkenin para birimini veya üçüncü bir ülkenin para birimini kabul ettiklerinde bunun adı ihracat değil, yerli kaynakların başka ülkelere aktarılması olacaktır. Yerli kaynakların başka ülkelerde de değerinin korunması için, Milli Paralarla Ticaret yapmak zorunluluktur. İhracatta yerli paranın talep edilmesi, ithalat yapan ülkenin de mal aldığı ülkenin parasını elde etmek için o ülkeye bir mal veya hizmet sunması demektir. Böylece dış ticaret ülkelerin karşılıklı olarak kendi ihtiyaçlarını mal ve hizmet takası yaparak karşılamasıdır. Uluslar arası ticaret Milli Paralarla gerçekleştirildiğinde, ülkelerin emek ve üretimlerinin karşılığı da konvertibl olacaktır.
Oysa başta ülkemiz olmak üzere gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkeler, ihracat yaparken kendi paraları yerine “hard currency” (yabancı para) kabul ettikleri için ihracat yapmaya çalışırken sömürülmektedir. Mesela biz ABD’ye ihracat yaparken sevinirken, ABD ise bizden ithalat yaparken sevinmektedir.”
İşte bu… Bugün TL’miz kendi sınırlarımız içinde “milli” değil ki, İran’da “milli” olabilsin.
4 Aralık 2016 tarihinde “Milli ve Dini Bütünlüğümüze Yönelik Tehditler” programında konuşan Prof Dr. Haydar Baş, milli para gündemiyle ilgili şunları söylemişti:
“Türkiye’nin Milli Para’sı yok. Bizim paramız hazinede mevcut olan dövizin karşılığı olan TL’dir, yani bize ait değildir. Şimdi herkes Milli Para’ya dönelim diyor ama Milli Para’nın ne olduğunu hiç kimse bilmiyor. Cebinizde taşıdığınız para Milli Para değildir. Ama hocam üzerinde 50 Türk Lirası, 100 Türk Lirası yazıyor bu Milli Para değil mi? Hayır Milli Para değil. Bu Amerikan dolarının tercümesi olan paradır. Bizim cebimizdeki paraların tamamı, Türk lirası konvertible olsun diye her yerde geçsin diye gittiler sendikasyon adı altında krediler, yani döviz aldılar, hazineye koydular ve bu paranın mukabilinde üzerinde Türk lirası yazan parayı bastılar. Bizim paramız hazinede mevcut olan dövizin karşılığı olan TL’dir, bize ait değildir.”
“Milli Para’mız yok. Evvela Milli Para’nın olabilmesi için bizim GSMH karşılığında paramızı piyasaya sürmemiz lazım. Emeğimizin karşılığını piyasaya sürmemiz lazım. Bu sürülmedi, sürülmüyor.”  
Şimdi gelelim İran’la sözüm ona milli paralarla ticarete… Üzerinde TL yazan paramız ABD’den faizli borçla alınan Doların karşılığı basılan para Sayın Baş’ın meşhur ifadesiyle “Doların tercümesi”… Biz “İran’a TL’mizle mal ve ürün satıyoruz” diye sevinirken, bu işten en fazla karlı çıkan, ne Türkiye ne de İran olacak; elbette ki bize faizle para satan ABD olacak. 
Ticareti ha ABD Dolarıyla yapmışsın, ha ABD Dolarının tercümesiyle ne fark eder? Sonuçta para satan ve kar elde eden ABD… Milli Ekonomi Modeli’nin projelerini kopya çekerek, Kapitalizme yama yaparak, Model’in Sahibini gizleyerek onu görmezden gelerek içinde bulunduğumuz zifiri karanlık kuyudan kurtulmamız asla mümkün değildir.
Bu şekilde atacağımız her adım, bataklıkta debelenmek gibidir ve de vatanımız ve ülkemiz üzerinde menfur hesapları olanların daha çok işine gelecektir.
 
01 Tem 2018
tunalim · 1 görünüş · Yorum bırakın

‘Milli Para’dan ne anlıyoruz?

‘Milli Para’dan ne anlıyoruz?Dünya'da en çok konuşulan kavramların başında "Milli Para" geliyor. Bu tanım kime ait ve ne anlama geliyor. Harun Kayacı Yeni Mesaj'da tüm soruların cevabını yazdı. 

1. Milli Ekonomi Modeli’nin (MEM) dışında geçmişte uygulanan ve bugün geçerli olan iktisat modellerinde “para” tanımı vardır. “Milli Para” tanımı yoktur. “Milli Para” tanımı ancak sadece Prof. Haydar Baş Bey’in Milli Ekonomi Modeli tezi tarafından iktisat literatürüne kazandırılmıştır.
2. Prof. Haydar Baş’ın ayrıca Kapitalist ekonomi modelinde paranın tanımı olarak ifade edilen “mübadele aracı” ve “değer saklama aracı” tanımlarına da itirazı vardır. Para, değer saklama aracı olarak kullanıldığında, belirli ellerde stoklanmasına ve sömürü aracı olarak kullanılmasına neden oluyor. Mübadele aracı olarak kullanılmaya çalışıldığında ise piyasada maliyetli para (faiz karşılığında alınıp verilen) olarak yer alıyor ve gerçek manada mübadele işlevini yerine getirmiyor ve haksız kazanç oluşmasına sebebiyet veriyor.
3. Milli Para, paranın belirli ellerde tekelleşmesini engellediği gibi, mübadelenin de haksız kazanç oluşturmadan gerçekleşmesini sağlar.
4. Mevcut para tanımları; emek ve üretimin küresel güçlerin kontrolüne geçmesini sağlar. MEM’deki Milli Para ise: Emek ve üretimi, sömüren küresel güçlerin kontrolünden kurtarıp; gerçek emek, üretim ve tüketim sahiplerinin eline geçebilmesini temin eder.
5. Milli paralarla ticaret yapmak, milli paranın konvertibl olmasının önündeki engelleri ortadan kaldırır. 
6. Yerli kaynakların korunması ve değerinin ortaya çıkması için Milli Para’nın devreye konulması şarttır. 
7. Dünyada sömürünün ortadan kalkması için; haksız kazancın tarih olması için, tüketimin, üretimin ve emeğin sömürülmemesi için MEM’de tanımlanan Milli Para’nın devreye konulması olmazsa olmaz şarttır.
8. Gelir dağılımındaki adaletin sağlanması, tam istihdamın oluşması ve borçlanmadan büyümenin sağlanması için MEM’in ön gördüğü Milli Paraların devreye girmesi iktisadi zorunluluktur.
9. Milli Para devrede olmadan reel sektörün dışına kaçan döviz veya altının ekonomiye dönmesi, üretim ve istihdam sağlaması mümkün değildir.
10. MEM’deki Milli Para politikası, Kapitalizmin içinde kalarak uygulanması mümkün değildir. Yoksa Mevlana’nın anlattığı karanlıkta fil tarifi yapanların hikâyesine döner. Milli Para’yla ticaret yapmak bu süreçlerden geçmeyi gerektirir. 
Doktor olmayanın, hastanın anlattığına bakarak reçete yazmasına benzer. Neticesi hastanın ölümüne, doktorculuk oynayanın da hukuk nezdinde cezalandırılması ile neticelenir.
11. Milli Para’nın uygulanması için hukuki, siyasi ve ekonomik bir dizi önlemlerin alınması lazım ama bundan da daha önemlisi eserin satır aralarını okuyup anlayacak kadar tezin sahibinin tedrisatından geçmek gerekiyor. Zira ekonomik bazı incelikler strateji gereği satır aralarında gizli olarak verilmiş.
Onun için Ruslar 2005’ten bu tarafa tezin sahibini gölgesi gibi takip ettiler. Yapılan bütün kongrelere katıldılar. MEM’i Rusçasından okudular, her yapılan uluslararası kongrelerde tebliğler sundular. Her fırsatta tezin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş’la görüşüp sorularını sorup cevaplarını aldılar.
Bütün bu yaptıklarını yeterli bulmayıp DUMA’ya resmi olarak davet ettiler. Toplam beş saate yakın DUMA’da özel genel toplantılar yaptılar. Ondan sonra Amerika’ya kafa tutmaya başladılar ve ABD’den dünya liderliğini geri aldılar.
Yoksa, “Kahrolsun Kapitalizm” diyerek nasıl insanlık sömürüden kurtulamıyorsa, paraya milli diyerek parayı milli yapmış olmuyorsunuz.
Milli parayla ticaret yapmak ancak ifade ettiğimiz süreçlerden geçmeyi gerektirir. Yoksa farkında olmadan ticari olarak girdiğiniz her ülkeyi Amerika’nın iç pazarına dönüştürmüş olursunuz.
Ateşle oynamak yerine Rusya’nın yaptığını yapmak o kadar zor mu? Hem de Tezin sahibi bu ülkenin has evladıyken…

01 Tem 2018
tunalim · 2 görünüşler · Yorum bırakın

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepki

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepkiTürkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna Bağmsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'tan çarpıcı yanıt geldi. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tam da ülkemizdeki Atatürk sevgisi coşku boyutuna varmışken; tozlu arşivlerden çıkan bir konuşması 15-20 milyon vatandaş tarafından seyredilmeye başlanmışken…
2017 senesi içinde tam 6 kez Atatürk heykeli saldırısı gördük ekranlarda… Hepsini,  ne tesadüftür, akli dengesi bozuk şahıslar gerçekleştirmişti.
18 Ağustos'ta Diyarbakır'da meydana gelen saldırı olayında şahsın aklî dengesinin bozuk olduğu basına yansıdı.
11 Ağustos'ta Ümraniye'deki bir okulun bahçesinden büstü söken kişi ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilmişti.
Nisan ve Şubat aylarında da benzer eylemlerde bulunanlar hakkında ‘aklî dengesi bozuktur’ denilerek hadise geçiştirildi.
Mayıs ayında Sakarya'da balta ile Atatürk'e saldıran şahsın, ‘aklî dengesi bozuktur’ raporu olduğu açıklandı.
30 Temmuz'da Şanlıurfa'da vuku bulan eylemde 'aklî dengesi yerinde olmayan’ saldırgandan, “dinimizde putperestliğe yer yoktur” ifadesini duyduk.
Devletimizin kurucusu Atatürk'ün bu millet ve devlet için mânâsı; tam bağımsızlıktır, millet egemenliğidir, üniter yapıdır, medenî devletlerin seviyesine çıkmanın anahtarıdır, laiklik temelinde inancını yaşayabilmektir, bir ve beraber olmaktır.
Kısaca, bugün var olabilmenin adıdır Atatürk, milletimiz için.
Hal böyleyken, O’nunla bütünleşmiş millet bünyesinin sinir uçlarına dokunurcasına Atatürk heykellerine saldırmak, “Acaba ülkede yukarıda saydığımız varlık nedenlerine bağlılık ne noktadadır yoklaması mı yapılıyor?” sorusunu akıllara getirmektedir.
Böyle de olsa, iktidarın saldırılara gerekli ehemmiyeti göstermesi şarttır.
Saldırıların “aklî dengesi yerinde olmayanlara yaptırılması’ bu işi basite indirmemelidir. İktidar, Atatürk ilke ve inkılâplarını, değerlerini koruma ve muhafaza vazifesini yerine getirmelidir.
Zira geçtiğimiz yılın 15 Temmuz'unda ciddi bir tehlike atlattık ve darbe kalkışması yaşadık.
FETÖ'nün, İslam dinini de alet ederek yıllarca dindar bir kimlik altında bürokrasiden askeriyeye her yerde yapılandığı bir ortamı gördük. Ancak o gün de ifade ettik, bugün de diyoruz: FETÖ'yü besleyen, ona bu işte yardım eden ‘okyanus ötesi’ var ve Türkiye'nin de olduğu bölgede yeni vatan arayışında.  
Yine 30 yıldır kanayan yaramız PKK terörü halen halledilmiş değil.
Suriye'de ve bölgemizde dengeler değişirken, Türkiye yalnızlaşıyor.
İnanınız içinden geçtiğimiz süreç, Lozan'ı delmek isteyenlerin arzuladığı kaygan zemin…
Bu kaygan zemini çeşitli bahanelerin ardına gizlenerek küçümsemek yerine, saldırıların merkezindeki birleştirici ve kurtarıcı güce sarılmalı ve sahip çıkmalıyız.
24 Ağu 2017
tunalim · 242 görünüşler · Yorum bırakın

Demokrasiden diktatörlüğe dönüşüm

Yönetim biçimlerinin hepsinden diktatörlüğe dönüşüm söz konusu olabilir. O bakımdan “demokrasilerde diktatörlük olmaz” sözü, gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü demokrasilerde de diktatörlüğe, özellikle de çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümler sıkça görülmektedir.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü sağlayan, çoğunluğun oyunun hak ölçüsü kabul edilmesidir. Bu kabule dayalı uygulamalar, hakka ve azınlığa karşı yapılan en büyük haksızlıktır.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü engelleyen de uzlaşmadır. Onun içindir ki, “demokrasilerde uzlaşma kültürü esastır” denilmektedir. Siyasi partilerin belli konularda ortak bir payda bulup uzlaşma yoluna gitmeleri kaçınılmazdır. Aksi durumda siyasi partilerin taraftarları birbirlerine küser, iş karşıtlık ve düşmanlığa kadar varır. Dahası demokrasilerin bu şekilde işlemesi bireylerin ahlâkını bozar ve toplumları fesada sürükler.Aslında çeşitli yol ve yöntemlerle seçmenin iradesine ipotek konulduğu, seçmenin bunun idrakinde olmadığı demokrasiler, diktatörlükten daha tehlikelidir. Bu durum, günümüzde ziyadesiyle yaşanmaktadır. Şöyle ki, geliştirilen tekniklerle seçmenlerin bilinçaltı işgal ediliyor ve istenilen tarafa yönlendiriliyorlar. Ne yazık ki, demokratik olmakla övünen bazı ülkeler, böyle bir aldatmaca ve tehlike ile karşı karşıyadırlar.Esasen her zaman doğru ve adil işleyen bir sistem olamaz. Buna demokrasiler de dâhildir. Hangi sistem olursa olsun, iyi insanların yönetiminde iyi, kötülerinkinde kötü sonuç verir. Bir başka deyişle asıl olan sistem değil, insandır.Demokrasinin en eski ve en mükemmel örneği olarak Atina demokrasisi gösterilir. Ancak birçok Batılı tarihçi, Yunan devletinin yıkılışına, Atina demokrasisinin neden olduğunu söyler. Ayni tarihçiler, bütün halkların temsilcilerinden oluşan Plebler Meclisi’nin, Roma İmparatorluğuna bağlanmasıyla, imparatorluğun da yıkıldığını iddia ederler. Görülen o ki, Batılılar da demokrasiyi ideal bir sistem olarak görmüyor ve onun tehlikelerinden söz ediyorlar. Demokrasinin tehlikelerinin yanında, birçok yanılgıları da bulunmaktadır. Bunlardan biri vekilden asıl gibi davranmasını beklemektir. Bu, ne mümkün, ne de haklı bir beklentidir. J.J. Rousseau şöyle diyor: “Halk, vekilini seçtiği andan itibaren o artık yoktur.”Demokrasilerde siyasi partilerin amacı, ne pahasına olursa olsun, iktidara gelmek olmamalıdır. Siyasi partiler, bir dünya görüşünün ve bir zihniyetin iktidarını gerçekleştirmek için uğraşmalıdırlar. Bugün bunu tek Bağımsız Türkiye Partisi’nin yaptığına şahit oluyoruz.

Bağımsız Türkiye Partisi’nin Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, hükümete, sürekli kendine ait olan Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet-Milli Devlet tezlerini tavsiye etmektedir. Buna rağmen hükümet, dediğim dedik, çaldığım düdük tavrında ısrar etmektedir. Maalesef, böyle bir tavır, demokrasiye yakışmamaktadır.

Yeni Mesaj Gazetesi 

Mustafa Hilmi Yıldırım


24 Ağu 2017
tunalim · 230 görünüşler · Yorum bırakın

1, 2, 3, 4  Sonraki sayfa