Takvim

Ağustos 2017
PztiSalÇrşPerCumCmtsiPaz
 << <Eki 2017> >>
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031   

Anahtar kelime (taglar)

Bu blogda hiçbir tag yok

Şu anda kimler hatta?

Uye: 0
Ziyaretçiler: 2

Ilan

Son yorumlar

Yorum yok.

Kategoriler

rss Sindikasyon

Tema seçin



Yollanınan yazıların ilan edilişi: Ağustos 2017

HOŞGELDİNİZ(Welcome)

      Hayatını insanlığın hizmetine adayan bilge insan Prof. Dr. Haydar Baş milletimizin bu durumuna duyarsız kalamazdı. Gecesini gündüzüne katarak şahsına münhasır bir model olan “Milli Ekonomi Modelini” hazırladı. “Durun, buralar çıkmaz sokak” diyerek gerçek çözümün adresinin “Milli Ekonomi Modeli” olduğunu gösterdi. Evet, insanlığın beklediği ses, bu ses işte… Dünya çapında bilim adamları, Prof. Dr. Haydar Baş beyin bu sesine kulak verip, onun bu tezini deklere etmektedirler. Bilim adamları düzenlenen 4 Uluslararası Kongreyle; “Milli Ekonomi Modeli” ve “Sosyal Devlet Mille Devlet” tezini dünyaya haykırdılar. Vatandaşımızın bu fırsatı değerlendirmekten başka yolu kalmamıştır. Sadece Türk milletinin değil, bütün insanlığın sosyal sıkıntılarına son vermek istiyorsanız; Ey ehli vicdan, duyun bu sesi..!

btp ile ilgili görsel sonucu



TAKDİM / Prof. Dr. Ata SELÇUK

İnsanın tabiatı icabı, kısa ve mutlu dönemler ha­riç, daima ihtirasları ön plana geçmiş, bunun neti­cesinde toplumun her zaman hükümran bölümü ekonomik refah içinde olurken, diğer bölümleri, değişen oranlarda sefalet ve yokluğa doğru giden kaderde birleşmişlerdir. İdare edenlerle açlık çe­kenler arasındaki topluluk, yetenekleri nispetinde pastadan parçalar koparmaya ve bu nedenle idare edenlere yakın olmaya çalışmışlardır. Orta sınıf o­larak isimlenen nüfus, devletlerin kaderleri üzerin­de etkili olmuştur.

Toplulukların ekonomileri onları idare eden kralla­rın veya başkanların ağzından çıkan emirlerle oluştu­ğu devirlerde, ekonominin herhangi bir kesin kuralı yoktu. Kurallar, baştaki sahsın huyuna, karakterine, ahlakına, aklına ve yeteneklerine bağlı olarak tama­men emir ve direktifleri ile oluşmakta idi. Bu nedenle tarih boyunca güçlü devlet olmanın en etkin şartı a­daletli paylaşım olmuştur. Sömürü düzeninin kurucu­ları olan kapitalist ülkeler, KÜRESELLEŞME adını verdikleri, aslı sömürme olan sistemle, gelişmekte o­lan ülkelerin tüm kaynaklarını ele geçirme operasyo­nunu hızla sürdürmektedirler. Sömürü düzeni beşeriyet ile birlikte devam edip gelmektedir. Güçlü olan daima sömürmüş, zayıf olan daima köle olup ezilmiştir. Yüzelli yıldır kapitalist dü­zen, harpler, ekonomik olarak borçlandırma, özelleş­tirmeye teşvik ve hükmetme yolu ile sürdürülmekte­dir. Her türlü kaynakları tükenmiş olan, çok gelişmiş kabul edilen bu ülkeleri aslında ayakta tutan geliş­memiş ülkelerin kaynaklarıdır. Bu kaynakların kısıt­lanması, durumun tamamen tersine çevrilmesi de­mektir. Son yarım asırda harp etmekten ziyade, barış ve beraberlik kandırması ile, teknolojik üstünlükle­rini tüm dünya ile paylaşmak istedikleri yalanını koz olarak kullanan gelişmiş ülkeler, geri kalmış a­ma aslında hazineler üzerinde oturan ülkeleri, KÜ­RESELLEŞME taktikleriyle avlamayı başarı ile hız­la sürdürmektedirler. Küreselleşmenin bir şartı olan ÖZELLEŞTİRME yağması ile ülkelerin gelir getiren kurumlarını, strate­jik önemi olan kurumlarını ele geçirmektedirler. Ülke­de söz sahibi olan büyük yerel şirketleri önce küre­sel, tanınmış şirketlerle ortaklık yaptırıp, daha sonra tek başına ele geçirme operasyonlarını sabırla ger­çekleştirmektedirler. Bütün bu taktik ve planlarla gelişmekte olan ülke­lerin üretimlerini ele geçirerek, kalkınma ve rekabet çabalarını yok etmeğe devam etmektedirler. Geliş­mekte olan ülkelerin büyük çapta yeraltı kaynakları küresel güçlere ait büyük şirketlerin ellerine geçmiş veya geçmek üzeredir. Para politikaları tamamen IMF ve Dünya Bankası'na teslim edilmiş, emisyon o­layına hiçbir şekilde müdahale imkanı bırakılmadığın­dan, tüm emek ve üretimleri de küresel sömürünün elinde kalmıştır. Senyoraj hakları dahi onlara yabancı para olarak fa­izli borç şeklinde verilmekte ve bu durumda tüm insan­lık küresel güçlere köle durumuna düşmektedir. Bura­ya kadar anlatılanlar küresel veya kapitalist ekonomi­nin yüzeysel manzarasıdır. Küresel güçlerin, en çok çekindiği ULUSAL devletler olduğundan, öncelikle he­def olarak ulusal devlete yatkın topluluklar üzerinde a­cil planlar üretmektedirler. Özelleştirme ve borçlandır­ma taktikleri, kültürlerarası işbirliği çalışmaları bu plan­ların önde olanlarıdır. Milli Ekonomi Modeli bu nedenle milli devletin ol­mazsa olmazıdır. Ve küreselleşmenin panzehiridir. Kapitalist ekonominin kolayca uygulanabilmesi için i­lim adına empoze edilen ekonomik modeller vasıtası ile tüm ülkeler pembe hayaller ile uyutulmaktadır. İşte bu eser, hakikatleri gözler önüne sermekle, mevcut ekono­mik teorileri, uygulama temeline dayalı net matematik­sel formülleriyle yerle bir etmektedir. Bu eserden de an­laşılacağı gibi Milli Ekonomi Modeli her topluluğun eşit şartlarda ekonomik gelişimlerini düzenlemektedir. Milli Ekonomi Modeli tüketim yanlısı bir modeldir. Yani, toplumu oluşturan bireylerin tamamının belli bir gelir düzeyine çıkartılmasını hedef almaktadır. Bunun neticesinde küresel güçlerin küçülte küçülte ortadan kaldırmak üzere olduğu ülkeler, bu modelle tekrar bü­yük ve güçlü devletler haline gelecektir. Toplumda fa­kir, aç, işsiz kalmayacaktır. Herkesin temel ihtiyaçları karşılanacak devlet sosyal bir devlet, yani baba devlet olacaktır. Devletin her türlü kaynakları, devlet-millet iş­birliği ile kullanılacaktır. Milli Ekonomi Modeli, daha önce kendilerine yeter du­rumda olan ülkeleri yeterli oldukları dallarda politikalarına müdahale ederek, kendilerine bağımlı hale getiren kapi­talist ülkelerin her türlü müdahalelerini boşa çıkaracaktır. Tarımda, ormancılıkta, hayvancılıkta ve her türlü ü­retimde halkı ile birlikte, vergi almak yerine faizsiz kredilerle halkına destek ve en önemlisi her kesim­deki fertlere emeklilik hakkı tanıyan, ürettikleri her mamule alım garantisi veren tam bir sosyal devlet o­luşacaktır. Modelle, sömürme ve sömürülme ortadan kalkacaktır. Bunun yerini adaletli bir dayanışma ve paylaşma ortamı alacaktır. Ekonomi, topluluktan topluluğa, o kimselerin kültürel yapısına göre değişim göstermesi gereken bir uygulamadır. Yıllarca Hıristiyan kültürünün ürü­nü olan ekonomi politikalarının uygulanması bizi çıkmazlara sürüklemiştir. Kapitalist düzenin para ve faiz uygulamaları, para ile para kazanma im­kanları, paranın belli merkezlerde toplanması ger­çeği kaçınılmazdır. Milli Ekonomi Modeli'nde ise, uygulama tamamen bizim kültürümüzün bir ürünüdür. Gelir dağılımında denge, sürekli büyüme ve tam istihdam çok uyumlu biçimde gerçekleşmektedir. Sosyal devlet olmanın gerekli temel şartları da bunlardır. Faiz olmaması enflasyonun sıfırlanmasıdır. Bizim kültürümüzde yalan söylemek yasaktır. Bu gerçek bilindiği halde liberal ekonominin vergi alma tekniği esnafımızın yalan söylemesini mecbur hale getirmiş, ayakta kalmak için devletine yanlış ve ek­sik beyanlarda bulunmuşlardır. Bu nedenle ruhsal o­larak suçluluk hakimdir. Milli Ekonomi Modeli'nde, yüz milyarın altında kazanan her kim olursa olsun kendisinden vergi alınmayacak olması, halkımıza kendine güven ve inançlarına uygun hareket etme­nin mutluluğunu kazandıracaktır. Ve daha fazla im­kanlara sahip olmak için gelişme çabalarını sürdür­meye devam edecektir. Şunu açıkça söylemekte yarar görüyorum. Kapi­talist düzene göre ekonomi: İnsanın sınırsız ihtiyaç­larını karşılamak için sınırlı imkanların kullanılması olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma dayanan ekonomi kendi toplumunun menfaati için diğerlerini ezecektir. İşte bu nedenledir ki sömürü, savaş, işkenceler ve haksızlıklar dünyaya hakim olmaktadır. Şurası muhakkak ki insanın ihtiyaçları sınırsız değil aksine yaradılışı nedeni ile bir elin parmakları sayısı kadar bile değildir. Yeme içme, giyme, aile kurma vs... Ama ona sunulan imkanlara baktığımızda, tüm ihtiyaçlarına karşılık sayılamayacak kadar çok alterna­tifler ve bolluk vardır. Seç, seç ye; beğen, beğen giy; seç, seç al. Demek ki ekonomi bilimi denilen ve toplumu yanlış bir tanımın peşinde sürükleyen, uğrunda harpler yapı­lan, sayısını söylemede zorluk çekilen milyonlarca e­serler yazılan sayısız öğrenci ve öğretmen yetiştirilen sonunda bir hiç olduğu, Prof. Dr. Haydar BAŞ tarafın­dan cesaretle gösterilen temelsiz bilimin, beşeriyet a­dına tam bir SKANDAL olduğu gerçeği ile karşı karşı­ya gelinmiştir. Zaten uygulamalarda da görülmektedir ki sadece yüzde on gibi bir nüfus bu ekonomiden yarar sağla­mış, geride kalanlar ise daima ezilmişlerdir. Halbuki bunun tamamen aksinin olması, hatta yüzde yüzü­nün hayatlarını rahatça sürdürmeleri topluluklar için idealdir. Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey'in yazdığı ve senelerce beyan ettiği Milli Ekonomi Modeli ilk önce ekonomi­nin tanımını düzelterek: sınırsız imkanları, insanın sı­nırlı olan ihtiyaçlarına kullanma ilmi olarak tanımla­mıştır. Hakikat bu olduğuna göre, kapitalizm ihtiyaç­ların değil fakat ihtirasların peşine düşmüş demektir. Bu nedenle yıllar boyu ilim adına temelde bozuk bir düzenin teorileri yapılmış tüm insanlık bunu bilim zannedip uygulamıştır. Teknolojide ileri olan toplu­luklar, GLOBALLLİK demogojileri ile bir türlü kalkı-namayan ve global güçlerin ihtiraslarının oluşmasını sağlayan toplulukları resmen suistimal etmiştir. Milli Ekonomi Modeli sınırsız imkanları halkın ö­nüne sermiş, devleti, vergi toplayan, tefecilik yapan ve milletini global güçlere köle eden bir devlet halin­den, halkına sahip çıkan, onlardan vergi alacağına, onlara maddi imkanlar tanıyan, üretime katkı sağla­yacak bir tüketim topluluğu ortaya çıkaran bir sosyal devlet haline getirmiştir. Fakirlik terimini tamamen lügatten çıkartan, her ferdinin gerekli ihtiyaçlarını kimseye muhtaç olmadan temin etmesini sağlayan bir baba devletin oluşmasını sağlamıştır. Aynı zamanda parayı, sadece bir mübadele ve değer saklama aracı olmaktan çıkarmış, ona kal­kınmada tahrik unsurluğu, mal ve hizmet karşılığı olma özelliği kazandırmıştır. Yani parayı para ya­pan gene Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey olmuştur. Bu eser bütün bu işlevleri geniş olarak dünyanın gözü önüne sunmaktadır. Dönüp geriye ibret ile baktığımızda, asırlar boyu insanlara ekonomi bilimi olarak anlatılan, onbinler-ce makale yazılan, konferanslar düzenlenen, işin garibi, sayısız master ve doktoraların yapıldığı, ya­ni nalıncı keseri ile yontula yontula son durumuna gelen, uğrunda milyonlarca insanın perişan olduğu yanlışa dayalı ve küreselleşmeye destek bir eko­nomi modelini getirenleri, gafletleri veya gizli gaye­leri ile başbaşa bırakırken, ben, bunların karşısın­da güçlü bir model ve bir hakiki eser görmekten i­lim adamı olarak mutluluk, milletim adına gurur duymaktayım. Kalkınamayan, global bataklıkta kalkınmak için çır­pındıkça daha da batan topluluklara müjdeler olsun! Milli Ekonomi Modeli ile Sosyal Devlet Projesi'ni orta­ya atan, zayıf devleti değil her işte halkı ile eşit şartlar­da el ele güçlü bir devleti, yani baba devleti tanıtan bu eser kurtuluşumuza kaynak olacaktır. Şunu asla unut­mayınız, bu model ekonomide bir alternatif model de­ğildir. Zaten yukarıda anlatıldığı gibi temelden yanlış bir modelin alternatifi nasıl olur ki. Ekonomi bilimi bu temel eserle gerçek olarak başlamıştır. Bu bir tarihi o­laydır. Bu eser sonsuza kadar rehber ve ders kitabı o­larak anılacaktır. Bilime yaptığı bu katkıdan dolayı Sa­yın Prof. Dr. Haydar BAŞ Bey'i tebrik ediyor, Allah'tan (c.c) başarılar ve sağlıklar diliyorum. Prof. Dr. Ata SELÇUK Fırat Üniversitesi...
btp ile ilgili görsel sonucu
24 Ağu 2017
tunalim · 89 görünüşler · Yorum bırakın

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepki

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepkiTürkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna Bağmsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'tan çarpıcı yanıt geldi. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tam da ülkemizdeki Atatürk sevgisi coşku boyutuna varmışken; tozlu arşivlerden çıkan bir konuşması 15-20 milyon vatandaş tarafından seyredilmeye başlanmışken…
2017 senesi içinde tam 6 kez Atatürk heykeli saldırısı gördük ekranlarda… Hepsini,  ne tesadüftür, akli dengesi bozuk şahıslar gerçekleştirmişti.
18 Ağustos'ta Diyarbakır'da meydana gelen saldırı olayında şahsın aklî dengesinin bozuk olduğu basına yansıdı.
11 Ağustos'ta Ümraniye'deki bir okulun bahçesinden büstü söken kişi ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilmişti.
Nisan ve Şubat aylarında da benzer eylemlerde bulunanlar hakkında ‘aklî dengesi bozuktur’ denilerek hadise geçiştirildi.
Mayıs ayında Sakarya'da balta ile Atatürk'e saldıran şahsın, ‘aklî dengesi bozuktur’ raporu olduğu açıklandı.
30 Temmuz'da Şanlıurfa'da vuku bulan eylemde 'aklî dengesi yerinde olmayan’ saldırgandan, “dinimizde putperestliğe yer yoktur” ifadesini duyduk.
Devletimizin kurucusu Atatürk'ün bu millet ve devlet için mânâsı; tam bağımsızlıktır, millet egemenliğidir, üniter yapıdır, medenî devletlerin seviyesine çıkmanın anahtarıdır, laiklik temelinde inancını yaşayabilmektir, bir ve beraber olmaktır.
Kısaca, bugün var olabilmenin adıdır Atatürk, milletimiz için.
Hal böyleyken, O’nunla bütünleşmiş millet bünyesinin sinir uçlarına dokunurcasına Atatürk heykellerine saldırmak, “Acaba ülkede yukarıda saydığımız varlık nedenlerine bağlılık ne noktadadır yoklaması mı yapılıyor?” sorusunu akıllara getirmektedir.
Böyle de olsa, iktidarın saldırılara gerekli ehemmiyeti göstermesi şarttır.
Saldırıların “aklî dengesi yerinde olmayanlara yaptırılması’ bu işi basite indirmemelidir. İktidar, Atatürk ilke ve inkılâplarını, değerlerini koruma ve muhafaza vazifesini yerine getirmelidir.
Zira geçtiğimiz yılın 15 Temmuz'unda ciddi bir tehlike atlattık ve darbe kalkışması yaşadık.
FETÖ'nün, İslam dinini de alet ederek yıllarca dindar bir kimlik altında bürokrasiden askeriyeye her yerde yapılandığı bir ortamı gördük. Ancak o gün de ifade ettik, bugün de diyoruz: FETÖ'yü besleyen, ona bu işte yardım eden ‘okyanus ötesi’ var ve Türkiye'nin de olduğu bölgede yeni vatan arayışında.  
Yine 30 yıldır kanayan yaramız PKK terörü halen halledilmiş değil.
Suriye'de ve bölgemizde dengeler değişirken, Türkiye yalnızlaşıyor.
İnanınız içinden geçtiğimiz süreç, Lozan'ı delmek isteyenlerin arzuladığı kaygan zemin…
Bu kaygan zemini çeşitli bahanelerin ardına gizlenerek küçümsemek yerine, saldırıların merkezindeki birleştirici ve kurtarıcı güce sarılmalı ve sahip çıkmalıyız.
24 Ağu 2017
tunalim · 27 görünüşler · Yorum bırakın

Demokrasiden diktatörlüğe dönüşüm

Yönetim biçimlerinin hepsinden diktatörlüğe dönüşüm söz konusu olabilir. O bakımdan “demokrasilerde diktatörlük olmaz” sözü, gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü demokrasilerde de diktatörlüğe, özellikle de çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümler sıkça görülmektedir.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü sağlayan, çoğunluğun oyunun hak ölçüsü kabul edilmesidir. Bu kabule dayalı uygulamalar, hakka ve azınlığa karşı yapılan en büyük haksızlıktır.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü engelleyen de uzlaşmadır. Onun içindir ki, “demokrasilerde uzlaşma kültürü esastır” denilmektedir. Siyasi partilerin belli konularda ortak bir payda bulup uzlaşma yoluna gitmeleri kaçınılmazdır. Aksi durumda siyasi partilerin taraftarları birbirlerine küser, iş karşıtlık ve düşmanlığa kadar varır. Dahası demokrasilerin bu şekilde işlemesi bireylerin ahlâkını bozar ve toplumları fesada sürükler.Aslında çeşitli yol ve yöntemlerle seçmenin iradesine ipotek konulduğu, seçmenin bunun idrakinde olmadığı demokrasiler, diktatörlükten daha tehlikelidir. Bu durum, günümüzde ziyadesiyle yaşanmaktadır. Şöyle ki, geliştirilen tekniklerle seçmenlerin bilinçaltı işgal ediliyor ve istenilen tarafa yönlendiriliyorlar. Ne yazık ki, demokratik olmakla övünen bazı ülkeler, böyle bir aldatmaca ve tehlike ile karşı karşıyadırlar.Esasen her zaman doğru ve adil işleyen bir sistem olamaz. Buna demokrasiler de dâhildir. Hangi sistem olursa olsun, iyi insanların yönetiminde iyi, kötülerinkinde kötü sonuç verir. Bir başka deyişle asıl olan sistem değil, insandır.Demokrasinin en eski ve en mükemmel örneği olarak Atina demokrasisi gösterilir. Ancak birçok Batılı tarihçi, Yunan devletinin yıkılışına, Atina demokrasisinin neden olduğunu söyler. Ayni tarihçiler, bütün halkların temsilcilerinden oluşan Plebler Meclisi’nin, Roma İmparatorluğuna bağlanmasıyla, imparatorluğun da yıkıldığını iddia ederler. Görülen o ki, Batılılar da demokrasiyi ideal bir sistem olarak görmüyor ve onun tehlikelerinden söz ediyorlar. Demokrasinin tehlikelerinin yanında, birçok yanılgıları da bulunmaktadır. Bunlardan biri vekilden asıl gibi davranmasını beklemektir. Bu, ne mümkün, ne de haklı bir beklentidir. J.J. Rousseau şöyle diyor: “Halk, vekilini seçtiği andan itibaren o artık yoktur.”Demokrasilerde siyasi partilerin amacı, ne pahasına olursa olsun, iktidara gelmek olmamalıdır. Siyasi partiler, bir dünya görüşünün ve bir zihniyetin iktidarını gerçekleştirmek için uğraşmalıdırlar. Bugün bunu tek Bağımsız Türkiye Partisi’nin yaptığına şahit oluyoruz.

Bağımsız Türkiye Partisi’nin Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, hükümete, sürekli kendine ait olan Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet-Milli Devlet tezlerini tavsiye etmektedir. Buna rağmen hükümet, dediğim dedik, çaldığım düdük tavrında ısrar etmektedir. Maalesef, böyle bir tavır, demokrasiye yakışmamaktadır.

Yeni Mesaj Gazetesi 

Mustafa Hilmi Yıldırım


24 Ağu 2017
tunalim · 19 görünüşler · Yorum bırakın

Basmayan fındık kafaları seveyim!

                                                                                                                                                                                                                   Hamdolsun fındık 10 lira!

                          Geçen yıl fındık 13 lira iken, şimdi 10 lira…


                             Ver mehteri!


TMO, fındık 10 lira dedi ama sanmayın ki, bu burada kalacak. Fındık 7 liraya kadar düşecektir. Fındık üreticileri tepkili… Az değil, 400 bin fındık üreticisi var. Bu da 2 milyon insan demek. Fındık yetiştiren iller, AKP’ye yüzde 60’a yakın destek vermiştiler.


Bazı üreticiler, fındıkları söküyor tepki olarak. Birisi de sosyal medya üzerinden, kestiği fındık ağaçlarının görüntüsünü paylaşmış. Yaygın medya iktidarın borazanı olunca, sosyal medyadan seslerini duyurmaya çalışıyorlar.


Çok duyarlar, devam edin!


Yazdım birine, “fındık ağaçlarını keseceğine, sen boynunu kes, daha iyi. Ağaçtan ne istiyorsun, o hep yeşil kalsın ama senin gibi bir odun, devrilsin!” dedim. Bu söylediklerime kızanlar oluyor. Ulan o kadar fındık yiyorsunuz, kafa yine basmıyor!


Fındık zekayı açar, biliriz.


Karadenizli için fındık, hayat demek. Fındık; evlilik demek, yuva demek, huzur demek… Düğünler fındık hasadını bekler. Gençler fındık parasıyla okur. Fındık okul ve eğitim demek, gelecek demek… Hal böyle iken Karadenizli, bir türlü bu iktidarın gerçek yüzünü görmedi, görmek istemedi…


Biz söyledik, bizler dinledik!


Prof. Dr. Haydar Baş, yazdığı ekonomi kitabıyla  “tarımın stratejik” olduğunu yazdı. Fındığa özel bir önem verdi. On yıl önce, “fındığı 10 lira yapacağım” demişti. Ona gülenler şimdi ağlıyor. Zaten Haydar Hoca’ya gülenler, mutlaka ağlar.


Demedi demeyin!


O kadar, şahit oldum ki bu tiplere, anlatsam hayretler içerisinde kalırsınız. Ve şuna inandım: Haydar Hoca’ya güleni, Allah mutlaka ağlatır!


Neden mi?


Çünkü “ben siyaseti son nefes için yapıyorum” diyen bir insana ihanet, gayretullaha dokunur. Siyaseti, vatan müdafaası olarak görüyor. Bu yüzden onun siyasetinde ekonomi çok önemli, fındık çok önemli, buğday çok önemli, mercimek, pirinç, çok önemli... "Silahsız savaşırsınız ama buğdaysız savaşamazsınız” demek, ne demek?


Tarıma sahip çıkmak, vatana sahip çıkmaktır. 


İktidar, AB’ye verdiği sözü tuttu, tarımı bitirdi.Çiftçiyi unuttu. Köylüyü kuruttu. AB’ye söz verenler, Karadenizliyi hatırlar mı? Ama o Karadenizli, kendine bitirenleri hep ödüllendirdi. Şimdi kendi düşen ağlamaz. 


Dünya fındık üretiminin yüzde 70’i Türkiye’de olacak ama fındık fiyatını Karadenizli değil, İtalyan bir firma belirleyecek. Olacak şey mi?


Türkiye fındık üretiminde dünya birincisi, sonra İtalya ve İspanya gelir, ardından Gürcistan üretici ülkeler listesinde yerini alır. İtalyan firma Ferrero 2014 yılında, Türk fındık devi Oltan Gıda'yı satın alır. Ve Türk piyasasına hakim olur.


“Büyük balık küçük balığı yutar” kapitalist anlayış, aynel yakin gerçekleşir. İşte 2 milyon Karadenizlinin fındığı böyle yutulur. İktidarda Haydar Hoca’nın Milli Devlet Sosyal Devlet’i olacak ki, bu küresel firmalara dur diye. Türkiye’nin Fiskobirlik’ini bu iktidar kuşa çevirdi. Eğer Fiskobirlik’in eli kolu bağlanmasaydı, bu olmazdı.


TMO’nun "fındık 10 lira" demesi Ferrero’nun işine geldi. Dünya çikolata devi, eminim iktidara “İsa sizi korusun!” demiştir.  Durumdan, Ülker’de mutlu olmuştur. Ucuz fındık, daha büyük kazanç demektir. Fındığa bile sahip çıkamayan bir devlet, neye sahip çıkar taktirlerinize bırakıyorum. İlkokul mezunu bir "vaiz" bunları "kandırdı", okumuş İtalyanlar hali hayli kandırır.


Bir avuç fındıktan, bir kavanoz çikolata yapılıyor. Bunu Karadenizli değil, İtalyanlar yiyor. 


Ver mehteri!


Karadenizlinin fındık yiyecek ağzı olsaydı, “Karadeniz’in her tarafına çikolata fabrikaları açacak, devlet babanız sizi sırtında taşıyacak, bir eliniz yağda bir eliniz balda olacak”  diyen Prof. Baş’ı duyarlardı. 


Şimdi bir elde fındık, bir elde mendil!


Artk gah ağla, gah dilen!


Sırtta taşınan İtalyan firması!


Firmayı değil, fındık kafaları suçluyorum.


Akletmeyen, düşünmeyen, bir dombra müziğe kanıp, çocouklarına acımayanları suçluyorum.


Firma veya firmalar rahat olsun!


Yemeyenin malını yerler!


Adamlar hırsızlık değil, kapitalizm ticareti yapıyorlar. 


TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar “üreticiye emanete fındık bırakmayın dedik. Ama üreticimiz uyarıları dikkate almadı. Emanete fazla fındık bıraktı. Fındığın tamamı pazara inseydi fındık 5 lira olurdu”  dedi.


Emanete, ihanet edildi anlayacağınız. Fındık 10 lira ise Sayın Bayraktar’a dua edilsin. Sektörde rekabet ortamı yok edildi, çok önceden. Toprak satan anlayış verimli şirketlerinde satışlarını kolaylaştırınca, küresel dev firmalar, yerel şirketleri ele geçirip, tekel oldular.


Bunu kim veya kimler sağlıyor? 


Karadenizlinin yüzde 70 oranında desteklediği iktidar. 


Muhalefet farklı mı? 


Tövbe.


İlk defa Kılıçtaroğlu “Tarım stratejiktir” dedi, mercimeği hatırladı. Onu da, yine Haydar Hoca’dan çaldı. Dünyada kapitalizmi silen tez, Milli Ekonomi Modeli; tezin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş ama soyulan ülke Türkiye… 


Yutulan balıklar Türk sazanları…


Sadece fındıkla, Haydar Hoca, bütün Türkiye’yi besler. He vallahi, bu hamaset değil. Elin İtalyan’ı 2 milyonu soyarken, halen, basmayan fındık kafaları seveyim!                    
Yeni Mesaj Gazetesi 
 
Yusuf Karaca
24 Ağu 2017
tunalim · 20 görünüşler · Yorum bırakın

Kanlı çark Türkiye'ye döndü


    Suriye ve Irak’ta terör örgütlerine ağır silah desteğini sürdüren ABD, bir yandan da koalisyon aracılığıyla sivil katliamlara devam ediyor. Haçlı-Siyonist ittifakının planı ise BOP’un hedeflerine ulaşmak. ABD-İsrail ortaklığında İslam dünyası üzerinde kurgulanan Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) kanlı çarkları dönmeye devam ediyor. Bölgeyi önce 4 parçalı Kürdistan ardından da Arz-ı Mev'ud hayalinin bir gereği olarak büyük İsrail devletine hazırlamak isteyen Haçlı-Siyonist ittifakı çalışmalarına devam ediyor.Görünürdeki ilk somut hedef, tıpkı Irak'ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye'nin kuzeyinde de ABD-İsrail kontrolünde bir devletçik oluşturmak. Bu amaçla terör örgütü PKK uzantısı PYD-YPG'ye her türlü desteği veren ABD, stratejik ortak dediği Türkiye'nin itirazlarını ise dikkate almıyor.

Peşmergeye yeni silah sevkiyatı

Terör örgütü PYD-YPG'ye geçtiğimiz hafta içinde 100 tır dolusu silah sevkiyatı yapan ABD, aynı desteği Barzani'ye de veriyor. ABD, yeni kurulacak iki Peşmerge taburu için 110 milyon dolar tutarındaki silah ve mühimmat gönderiyor. 2018’in başında oluşturulması öngörülen taburların eğitimlerini de ABD üstlendi. Ağır silahla donatılacak Peşmerge taburlarının eğitim ve diğer masraflarla birlikte bu rakamın 200 milyon dolara çıkacağı bildirildi. İki yeni tabur oluşturulması ve bu taburların ağır silahlarla donatılması hamlesinin ABD, İngiltere ve Almanya ile ortaklaşa yürütülen tüm Peşmerge güçlerinin Peşmerge Bakanlığı bünyesine alınması projesi kapsamında yapıldığını belirten Peşmerge Bakanlığı yetkilileri, bununla Peşmerge güçlerinin uluslararası düzeyde bir güç olmasının hedeflendiğini belirtti. Söz konusu silah ve mühimmatın Eylül ayında ilgili taburlara verileceği kaydedildi.

ABD silahları PKK'nın elinde

Terör örgütü YPG'yi ve Peşmergeyi uluslararası düzeyde bir ordu haline getirmek isteyen ABD, böylece bölgede kurmak istediği devletçik hedefine daha kolay ulaşmayı planlıyor. ABD'nin terör örgütlerine gönderdiği silahlar aynı zaman da Türkiye'ye de tehdit. Terör örgütü PKK'nın eline geçen silahlar Türkiye'ye doğrultuluyor.ABD silahlarının terör örgütlerine gittiğine dair önemli bir açıklama geçtiğimiz hafta içinde ABD Savunma Bakanlığı Başdenetçi 2016 denetim raporunda yer almıştı. Irak'a gönderilen silahların izinin kaybedildiği ifade edilen raporda "Kara Kuvvetleri Komutanlığı Birinci Bölge Teçhizat Komutanlığı’nın, Irak Eğit-Donat Fonu'ndan alınan Kuveyt ve Irak’taki ekipmanların miktarına ve bulunduğu yerlere ilişkin kayıtları doğru ve güncel bir şekilde tutmadığı tespit edildi" denilmişti.

Gözlerini petrol bölgesi Deyrizor'a diktiler

ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerinin Suriye ve Irak'ta terör örgütlerini desteklemesinin ana nedenlerinden biri de petrol. ABD'nin desteği ile Suriye'nin petrol ve doğalgaz rezervlerine konan PYD, gözünü Deyrizor'a dikti. Ülkenin en büyük ikinci petrol bölgesini DEAŞ'tan almak için ABD ve İngiltere ile ortak saldırı planı yapan örgüt aşiretlerle görüşüyor.  Deyrizor 2014 yılından bu yana yüzde 85 oranında DEAŞ tarafından kontrol ediliyor. PKK'nın Suriye uzantısı PYD tarafından gerçekleştirilen saldırılarla Deyrizor kırsalında son iki haftalık dönemde 20'den fazla yerleşim birimi DEAŞ'tan alındı .PYD-ABD ittifakı bölgenin en zengin rezervlerinin yer aldığı Meyadin kasabasına saldırıyor. Deyrizor bölgesinde El Tenak, El Ömer ve Tabiya petrol rezervi açısından en büyük potansiyele sahip bölgeler. Tabka sonrası karadan ilerleyişini sürdüren terör örgütü PYD'ye ABD ve Koalisyon uçaklarının hava desteği devam ediyor.

Mattis'ten katliamlara pişkin savunma

Suriye ve Irak'ta bir yandan ABD destekli terör örgütleri bir yandan da ABD öncülüğündeki koalisyonun saldırılarıyla sivil katliamlar da sürüyor. Son katliam haberi Musul'dan geldi. ABD'nin öncülüğündeki uluslararası koalisyona ait uçaklarca Pazar günü kentin eski mahallerinde düzenlenen hava baskınları sırasında 20'den fazla sivilin öldüğü, çok sayıda sivilin de yaralandığı açıklandı. son 3 yılda ise sadece Suriye'de en az bin 200 sivilin koalisyon uçaklarının saldırısında hayatını kaybettiği açıklandı. Katliamları pişkin açıklamalarla kabul eden ABD'den ise yeni bir açıklama geldi. Amerika Savunma Bakanı James Mattis, Suriye ve Irak’ta terörizme karşı yürütülen savaşta hiçbir şekilde sivillerin öldürülmesinden kaçışın olmadığını ifade etti. Mattis ayrıca, Amerika’nın Ortadoğu’da bu savaş yaşayan ülkelerdeki siviller arasında böylesi ölümlere engel olmaya çalıştığını da iddia etti.

Suriye BM’ye başvurdu

Suriye yönetimi ise ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun hava saldırılarına son vermesi için BM Genel Sekreterliği ile BM Güvenlik Konseyi'ne (BMGK) mektup gönderdi.                                                                Mektup'ta koalisyonun saldırılarının çok sayıda sivil kayba yol açtığını ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirten Suriye Dışişleri Bakanlığı, koalisyonun Suriye'deki hava operasyonlarının durdurulması yönünde çağrı yapt           Suriye Dışişleri Bakanlığı, hava saldırılarının ülkede kaosa yol açması ve terör örgütlerinin faaliyetlerine katkıda bulunması nedeniyle saldırıların terörle mücadele sürecini kolaylaştırmadığının da altını çizdi.

24 Ağu 2017
tunalim · 21 görünüşler · Yorum bırakın

1, 2  Sonraki sayfa