Calendar

March 2008
MonTueWedThuFriSatSun
 << <Jul 2008> >>
     12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31      

Şu anda kimler bağlı?

Member: 0
Visitor: 1

rss Syndication

Posts sent in: March 2008

KAYIP TÜRKLER

 

İşte hayatın gerçeği




TRABLUS - Tarih eğer yazacaksa muhtemelen onlar için “Kayıp Türkler” notunu düşecektir. Kimsenin bilmediği Göçer köyünde yaşayan 3 bin Türkmen, Türkçe öğrenmek için anavatan dedikleri Türkiye’den yardım istiyor. Yıllarca Osmanlıyı beklemişler. Ne gariptir ki Devlet-i Ali Osman-i’nin yıkıldığını ancak 1935’te öğrenmişler.



Yeşile bürünmüş ağaçların arasından zor seçiliyor, birbirine yapışık taş evler... Yaklaştıkça bir Anadolu köyüne geldiğiniz hissine kapılıyorsunuz. Sokaklarda karşılaştığınız insanların ten rengi sizi bir an için şaşırtıyor. “Acaba?” diye düşünmeye başladığınız sırada asıl şaşkına çeviren manzarayla karşılaşıyorsunuz. Köylüler size Anadolu Türkçesi ile “Hoş geldiniz.” diyor. Sonra köyün ortasında okul olduğu tabelasından güçbela anlaşılan, sıvaları dökülmüş iki katlı binadan yükselen tiz bir sesle merakınız daha da artıyor: “Ah dedim ağladım. Yaremi bağladım. Egdi yar boynum egdi, hançer yarasındaydı domdom kurşunu degdi. Allah kerim könlüm sendegdi.”

Burası Edirne’nin ya da Kars’ın bir köyü değil. Lübnan’la Suriye arasındaki sınırın bittiği yer. Köy halkı ise gözden uzak oldukları için gönülden de uzak kalmış Türkmenler. Daha doğrusu tarih kitaplarında esamisi bile okunmayan “Kayıp Türkler.” Sahi, kim bu Türkler? Bu dar alana nasıl sıkışıp kaldılar?

Göçer (Kwaşra) köyünde yaşayanların hikâyesi oldukça eskiye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtada hüküm sürdüğü dönemde buraya Anadolu’dan getirilip yerleştirilmişler. Osmanlı getirdi diye dedeleri, orada yaşayan yerli Araplar tarafından “Sultan’ın çocukları” diye karşılanır. Ancak bu itibarlı ve huzurlu günler daha sonra acı bir sona doğru sürüklenir. Osmanlı Devleti gücünü kaybedip Ortadoğu’dan çekilince Türkmenler yalnız kalır. Göçer köylüleri Osmanlı’nın peşinden Anadolu’ya göç etmek ister; ancak bu istekleri gerçekleşmez. 1918’de Fransızlar bugünkü Lübnan topraklarını işgal eder ve Türkmenler Fransız hattını yarıp Anadolu’ya geçemez. Dar alana sıkışıp kalan Türkmenler varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşler. İşgal sırasında Fransız askerlerinin dokunmadığı Türkmenlere 1986’da Lübnan’ı işgal eden Suriye de “Osmanlı torunları” oldukları gerekçesiyle ilişmez.

İşgaller ve savaşlardan kurtulan Türkmenler farkında olmadan başka yönleriyle bir yok oluşa doğru sürükleniyor. Bu durumu kavrayan yaşlı Türkmenler anavatanımız dedikleri Türkiye’den “acil” yardım istiyor: “Kültürümüz yok olmadan ne olur bize Türkçe öğretin.” Türkmenler korkularında haksız değil. Çok az kişinin dışında yeni nesil Türkmence bilmiyor. Konuya hassas aileler evlerinde çocuklarına zor da olsa Türkçe öğretmeye çalışıyor. Ancak bu okullarda öğretilen Arapça ve Fransızca karşısında yeterli gelmiyor. Okula giden her çocuk Lübnan’da resmi eğitim dili olan Arapça ve Fransızca’yı gündelik hayatta da kullanıyor. Fransızca şarkı söylüyor, şiirlerini ve mektuplarını Fransızca yazıyorlar. İsimler bile Fransızca yazım biçimi ve okunuşuna göre kullanılıyor. Örneğin 15 yaşındaki Türkmen Yusuf’un adı Youssef olarak yazılıyor ve okunuyor.

Diğer Türkmen köyü artık yok

Trablus’a (Tripoli) bağlı iki Türkmen köyü var; Göçer ve Aydamun. Aydamun Türkmenleri kendi anadilleri olan Türkçe’yi zamanla tamamen unutmuşlar. Bu yetmemiş asıllarıyla birlikte dinlerini de terk etmişler. Şu anda köyde yaşayanların yarısı Müslüman, diğer yarısı ise Hıristiyan inancına sahip. Köyde yaşlılar dahil Türkmence’yi konuşabilen yok. Zaten onlar da artık kendilerini Türkmen olarak pek tanımlamıyorlar. Lübnan’da Türkmen köyü olarak sadece Göçer biliniyor.

Göçer köylülerinde de son yıllarda ciddi bir değişim görülmeye başlanmış. Türkçe’nin Arapça ve Fransızca karşısında direnememesi bir yana yavaş yavaş kültürlerini ve geleneklerini de kaybetmeye başlamışlar. Daha 10 yıl öncesine kadar Göçer köyünde hiçkimse yabancıyla evlenmezken şimdilerde neredeyse her hanede bur tür evliliğe rastlanıyor. Bunlardan biri de Esad ailesi. Bu aileden iki kız, Arap olan komşu köydeki gençerle izdivaç yapmış. Türkmen kızı Duha Esad, Erman Dergiş isimli bir Arapla evli. Bu evliliklerinden bir çocuk dünyaya gelmiş. Duha Esad bir Arapla evli olmasına rağmen çok iyi Türkçe konuşuyor. Esad iki yaşındaki oğluna da Türkçe’yi öğretmeye yemin etmiş. Genç anne Duha Esad evliliğini şöyle anlatıyor: “Allah’a şükür mutlu bir yuvam var. Ben Türkçe’yi ailemden öğrendim. Anadilimi şimdi oğluma öğretiyorum. Bir Arapla evli olabilirim; ama özümü asla eksik etmem.”

Duha Esad’ın kız kardeşi Hanan da bir Arap gençle evliliğe hazırlanıyor. Beyaz tenli, renkli gözlü, kumral saçlı Hanan kendi durumunu anlatırken biraz da acı gerçeğin altını çiziyor: “Ben okula devam edemedim. Her Türkmen kızı gibi benim de ortaokuldan sonra eğitime devam etmem mümkün olmadı. Araplarla evlenmek zorunda kalıyoruz. Köydeki herkes neredeyse akraba olmuş. Türkiye’de olsaydım durum farklı olurdu.”

Okuldan Türkiye’ye selam var

65 yaşındaki Muhamed Hasan Çelem, Hanan’dan farklı düşünmüyor. Ona göre de artık Türkmenler bu bölgede soy anlamında yok oluyorlar. “Köyde kız verecek, kız alacak kimse kalmadı. Herkes daha önce bu işi yapmış. Şimdi mecburen Araplardan kız alınıyor, Araplara kız veriliyor. Ancak biz burada tek bir şey yapabiliriz. O da kendi kültürümüzü, dilimizi, dinimizi çocuklarımıza iyi öğretmeliyiz. Evlendiklerinde de bunu yaşasınlar, çocuklarına aktarsınlar. Başka çözüm yok.” diyor.

“Ah dedim ağladım yaremi bağladım” türküsünü söyleyen 12 yaşındaki Hasan Halit İbrahim, Göçer köyündeki okulda okuyor. Acıklı türküyü sıvası dökülmüş daracık sınıfında haykırırken aslında Türkiye’yi ağıt yaktığını söylüyor: “Türkçe’ye ailemden öğrendim. Çok iyi bilmiyorum. Bu türküyü dedem söylerdi. Ben de canım sıkılınca söylerim, arkadaşlarım da beni dinler. Bu türküyü Türkiye’de yaşayanlar için söylüyorum. Bizim yaramıza derman bulsunlar. Türkçe’yi arkadaşlarım bilmiyor. Ben az biliyorum. Bize yardım etsinler.”

Başı örtülü genç bir kız. İmkanlar elverirse 17 yaşındaki Arife Hanuf önümüzdeki sene liseye gidecek. “Türkiye senin için ne ifade ediyor?” sorusuna Türkmen kızı, diğer arkadaşlarının da duygularına tercümanlık eden bir cevap veriyor: “Hiç bilmesem de görmesem de orası benim anavatanım. Lütfen Türkiye’ye benden ve arkadaşlarımdan selam götürün. Türkmen kardeşlerinizin selamı var deyin.” Arife’nin arkadaşı 16 yaşındaki Ahmet İbrahim de Türkiye hakkında hiçbir şey bilmiyor. İstanbul, İbrahim Tatlıses ve Galatasaray onun için bir anlam ifade etmiyor; çünkü Ahmet Türkiye’yi sadece haritadan biliyor. 14 yaşındaki Yusuf Hayrullah biraz daha şanslı. O dedesi sayesinde Türkiye’yi biraz biliyor. En azından İstanbul’u fotoğraftan görmüşlüğü var. Yusuf’a dedesi Türkiye’yi “vatanımız” olarak öğretmiş. Kadie Muhammed 15 yaşında, Yusuf’la aynı sınıfta okuyor. Bildiği tek Türkçe cümle: “Anavatanımız Türkiye.”


Bir Osmanlı parası


Türkmenlerin elinde bulunan Osmanlı tapu örneği.


Tapu örneği.


Ömer Esad ailesinin kendi kültürünü  kaybetmesini istemiyor. Onun ailesinde herkes Türkmen Türkçe’sini konuşabiliyor


80 yaşındaki Kemal Ali Yusuf.





Köyden bir görüntü


110 yaşındaki Abdullah Hasan “Yıllarca Osmanlı geri gelir diye bekledik. Gelmeyince ağladık” diyor.


Abdullah Hasan Göçer köyünün en yaşlısı.


Göçer Köyü  Belediye Başkanı Muhammed Abdülkadir Abdo, Türkçe’yi цğrenmeleri iзin Türkiye’den kitap ve öğretmen istiyor.
 

Köyden bir Türkmen kadını.


Esad ailesinde herkes Türkçe biliyor.

                                         ömer Esad ailesi ile birlikte.


Göçer köyünden bir görüntü


Türkmen kızların büyük çoğunluğu başını örterek okula gidiyor.


Kadınların giysileri yöreden etkilense de yine yer yer Türk motifleri taşıyor.


Osmanlı tapu belgesi.


Türkmen kızı Hanan Duha komşu köyden bir Arapla gençle evliliğe hazırlanıyor.


Göçer köyünden bir Türkmen kadını.


Renkli giysiler giyen Türkmen kızları yörede zarafet ve güzellikleriyle kendilerinden söz ettiriyorlar
TUNALIM________________
Ey Erenler! Akıl fikir eyleyin
Dağlara da duman ne güzel uymuş
Yaradan aşkına şükür eyleyin
Mü'mine de iman ne güzel uymuş
 

Admin · 24 views · Leave a comment
30 Mar 2008

GİRMEDEN TEFRİKA, BİR MİLLETE DÜŞMAN GİREMEZ

zalimsultanux6
    Bir aileyi, bir kabileyi, bir milleti, bir devleti tefrika yıkar. TDK sözlüğünde tefrika; “birbirine kötülük etmeye kadar varan sürekli anlaşmazlık” olarak geçer. Bunun içindir ki ilahi kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Yüce peygamberimiz Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed (sav) hep, birlikten beraberlikten bahsetmiştir. Ayrılığın, sapıklığa ve düzensizliklere giden en önemli etken olduğundan bahsedilmiştir. Hatta ayrılığın insanları cehenneme dahi sürükleyeceği hakkında çok ciddi uyarıları mevcuttur.
Şimdi geriye dönüp, ülke siyasetinde ve diğer sosyal olaylarda yaşananlara bir bakalım. Toplum bugün dünden daha fazla ayrışmıştır. Hemen her konuda fikirler uç noktalara çekilerek toplumsal bir gerginlik söz konusudur. Bakınız sayın dostlar, bu durum hiç de hayra alâmet değildir.

Burada bahsetmek istediğimiz konu, toplumsal uzlaşının kaybolmaya yüz tutarak ayrılıkların artmasıdır. Temas etmek istediğimiz; ne kapatma davaları, ne Ergenekon gözaltıları, ne üniversitelerde yaşanan başörtüsü krizleri değildir. Hukuk devletinin devamından yana isek; hukuki sınırlar içerisinde kalmak kaydı şartıyla; sorgulanmak, yargılanmak, affedilmek ya da cezalandırılmak fiillerinden de kimsenin gocunmaması lazımdır. Suçu olan herkes, rütbesine makamına ve mevkisine bakılmadan hak ettiğini bulması lazımdır. Adaletsiz bir toplumda yaşamak kadar zulüm ve elem verici bir şey olamaz.

Toplumsal uzlaşının yolu mutlaka bulunarak, milletimizin toplumsal dertlerine bir an önce çare bulunması şarttır. Milli ve dini bütünlüğü kaybolmaya yüz tutan, açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakılan koca bir milletin evlatlarının açlığa, işsizliğe, yoksulluğa daha fazla dayanacak gücü, takati kalmamıştır. Bırakın aldığı kredili borçlarını, evine ekmek götürmek için dahi para bulamakta zorlanmaktadır. Yaşanan manzaralardan bahsederek özele inmemize gerek duymuyorum. Çünkü sıkıntı her yanı sarmıştır ve zaten vatandaşın hâli meydandadır. Estirilen yalancı cennet numaralarına vatandaşın karnı tok;  “Ekonomi iyiye gidiyor” hikâyelerine artık kimse inanmıyor!
İşsiz, aşsız ve yarınlarından umutsuz yaşarken bir de milletin tefrikaya düşmesi, her şeyden daha tehlikelidir. Ne demişti milli şairimiz Mehmet Akif; “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”.

Uğur Kepekçi-TUNALIM
Admin · 11 views · Leave a comment
28 Mar 2008

BENİM TÜRKİYE'M

''EMANETİN NAMUSUMUZDUR''







paylaşmak istedim Gerçekten de çok büyük bir lider...Ruhu şad olsun..


ATATÜRK'ÜN DİNİ GÖRÜŞÜ!

Ordunun başı olan rahmetli fevzi çakmak yardımcısı orgeneral asım gündüz namaz kılarlardı. atatürk devrinde türkiye büyük millet meclisi başkanı olan abdülhalik renda, cuma namazlarını hacı bayram camii'nde kılardı. yazılarımızın doğruluğunu ispat için canlı şahit de gösterebiliriz. çok şükür asım gündüz paşamız hayattadır. kendilerinden sorabilirsiniz.
Yıl 1930, atatürk fevzi çakmak'la birlikte yurt gezisine çıkıyorlar, yolculuk trenle yapılıyor. vagonda atatürk, fevzi çakmak'la başbaşa vermiş memleket işlerini görüşüyorlar. dalkavukluğu ile tanınan bir milletvekili içeri giriyor. ata'nın kulağına gizli bir şeyler söylüyor. atatürk birden kaşlarını çatıyor ve fevzi paşa'ya dönerek 'paşam; lütfen beni takip ediniz, arkadaş bir haber getirdi birlikte inceleyelim' diyor.


Atatürk ile çakmak cumhurbaşkanlığı maiyet erkanına aid vagona geçiyorlar. atatürk vagonun kapısını hafifçe açıyor ve fevzi paşa'ya gösteriyor. yüksek rütbeli bir subay vagonda kanepe üzerinde namaz kılmaktadır. atatürk vagonun kapısını kapadıktan sonra millet vekilinin yüzüne tükürüyor ve mareşal'a diyor ki: 'paşam, bu adamın biraz evvel kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. bu adam, muhafız kıtasına mensup yüksek rütbeli bir subayın vagonda namaz kıldğını gammazladı. bu adam, namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettirdim.' atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve gelen devrede milletvekili seçtirmiyor. peygamberimiz 'ölülerin kötülüklerini açıklamayınız' buyurmuşlardı. sözünü ettiğimiz milletvekili ölmüş olduğundan ismini açıklamadık.


Bu satırların aciz yazarı atatürk devrinde hem devlet memuru, hem de din görevlisi idi. camilerde minberde hutbe okur, kürsülerde dua yapardık. neden bize baskı yapılmadı? işimizden atılmadık? atatürk devrinde general kerameddin kocaman, resmi general elbisesi ile teşvikiye camii'nde kur'an okurdu. neden emekliye sevkedilmedi? cumhuriyetin ilk diyanet işleri başkanı rahmetli rıfat börekçi'den defalarca dinledik. rıfat börekçi bize şöyle söylemişti: 'ata'nın huzura girdiğimde beni ayakta karşılarlardı. utanır, ezilir, büzülür, paşam beni mahcup ediyorsunuz dediğim zaman din adamlarına saygı göstermek müslümanlığın icaplarındandır buyururlardı. atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.'


Atatürk devrinde vaizlerin konuşturulmadığı sözleri bir iftiradır. geçen yıl tanrının rahmetine tevdi ettiğimiz beşiktaşlı hacı cemal hoca hakkında bir defa olsun tagibat yapılmamıştır.


Tekkeler atatürk'ün emriyle değil, kanun hükümleri gereğince kapatılmıştır. son zamanlarda bu kutsal çatılar zikir meclisinden ayrılmış, bazı tekkeler, işret, zina ve livata gibi islam dininin kesin olarak haram eylediği kötü şeylere sahne olmuşlardı. tekkeler kapatıldığı gibi, arif-i billah, gerçek mürşid kenan rafai hazretleri aynen şöyle buyurmuşlardı:


'Tekkelerin kapatılması çok isabetli oldu. tekke şeyhlerinin bir çokları cahildi, şeyh demek mürşid demektir, cahil bir insan mürşid olamaz, gerçek mürşid sadece tekkede değil her yerde halkı irşad edebilir' iftira ve yalan en büyük günahlardandır. kur'an 'iftiraya cür'et edenler yalan söyleyenler mümin değildir' buyuruyor. atatürk'e dinsiz diye iftira edenler kur'anın ayetlerini inkar etmiş olurlar. ayıptır efendiler; atatürk'e dil uzatmayınız, atatürk devrini kötülemeyiniz. türk ulusu atatürk'ü tanır ve sever. atatürk'ün gerçek bir müslüman olduğunu vesikalarla ispat ettik sanıyoruz.


Ercüment Demirer / Bakış, Aralık 1969


'ATATÜRK'ÜN CUMA HUTBELERİ' ve NAMAZ


Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi tarafından hazırlanan Cuma hutbeleri Gazi'nin isteği üzerine Türkçe kaleme alınmış ve 1927 yılından itibaren de camilerde okunmaya başlamıştır.


Atatürk'ün ölümünden sonra hasıraltı edilen ve daha sonra da unutturulan bu hutbeler din bilgini Emine Şeyma Usta tarafından ortaya çıkarıldı ve 'Atatürk'ün Cuma Hutbeleri' adıyla yayınlandı.


İleri Yayınlar arasında çıkan hutbelerin konu başlıklarına baktığımızda hemen her konuya değinilmiş. Bizzat Atatürk'ün nezaretinde hazırlanan bu hutbeler aracılığıyla cami cemaatine devlet ve millet sevgisi aşılanmaya çalışılmakta, dinimizin özüne uygun mesajlar sunulmaktadır.


Hutbe sayısı 51 olup bunlardan ikisi de 'Namaz ve Hikmetleri'ne ayrılmıştır.


Adı geçen bölümde yer alan yaklaşımların ana hatları şöyledir: '…Bilmiş olun ki her kötülük Allah'ı unutmaktan çıkar. Her türlü fenalık Cenab-ı Hakkı düşünmemekten geçer… Mevlâ'sını unutanın ise artık önüne geçilmez. O canı ne isterse onu yapar...


İşte insanların bu hale gelmemesi için, herkese ALLAH'ını unutturmamak, herkesin göğsüne adeta bir bekçi koymak lazımdır. Bu da olsa olsa namazla gerçekleşir. Çünkü namaz insanın kötülük yapmasına engel olur… Namaz insanı çeker çevirir. Ve hakkın divanına sokar. Namaza durmak demek günde beş defa ALLAH'ın huzuruna çıkıp kul hakkı yemediğinin hesabını vermektir…'


Konu kendi mecrasında uzayıp gidiyor ve bir yerinde 'HAKK bize namaz kılın buyuruyor. Namazın ne olduğunu bilmeyenler, işin zevkine varmayanlar, namazı sadece yatıp kalkmak zannediyorlar… Namaz insanı melekleştirir ve de meleklerle buluşturur…'


E. Şeyma Usta -TUNALIM..




Admin · 7 views · Leave a comment
21 Mar 2008

NASIL BİR LİDER, NASIL BİR POLİTİKA ?..


 
 

Küreselleşmenin adeta bir devlet biçimi olduğu günümüzde siyaset anlayışı ve siyasi kimlikleri de buna göre belirlenmekte...
Kaynakları elde etme yarışının yaşandığı bugün, toplu tüfekli savaşların yerini alan globalizm, beyinleri ele geçirerek bu yarışı kazanmaya zemin hazırlamaktadır.
Globalizmin en büyük hedefi, ulus devlettir. Devlet–millet kaynaşmasının halen var olduğu ülkelerde, milli ve manevi beraberlik, globalizmin karşısında varlık mücadelesinin tek yoludur.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde Afganistan’la başlayan sürecini ele alırsak, Afganistan, Irak, Lübnan işgalleri ciddi direnişle karşılanmıştır. Çünkü, milleti var eden benlik şuuru ortadan kaldırıldıktan sonra, BOP harekatı devreye konulmuştur. Irak’ın belli bölgelerinde yapılan küçük çaplı direnişlerin ABD ordusunda verdiği zayiatlara bakarsak ulus devlet fikrinin önemi ve ancak bunu koruyabilen devletlerin–milletlerin ayakta kalabileceği görülecektir.
Öyleyse günümüzde siyasilerin ve özellikle Meclis çatısı altındaki kadroların sahip olması gereken ilk şart milli devleti ayakta tutmaktır. Başka türlü var olmak imkansızdır.
Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği “muasır medeniyetler seviyesi” bugün zorla girmeye uğraştığımız AB değil, ulus devleti koruduğumuz, milli ve manevi değerler etrafında kenetlenmiş bir devletin Batı’nın tekniğinden istifade ile onu da geçmesidir.
Bizim ihtiyacımız olan siyasiler Atatürk’ün çizdiği bu çerçeveyi harekete geçirecek, vizyon sahibi kişilerdir, yalnız bugünü değil, on sene sonrasını, 20 sene sonrasını görebilen ve bugünden devleti ve milleti için ona hazırlık yapabilen bir lidere ihtiyacımız vardır.

Bir ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının o millete ait olduğu muhakkaktır. Kaynaklar savaşının yaşandığı bugün, liderin millete ait olanı milleti için koruması ve onun hizmetine kullanması gerekir. Bu hazineler, ülkeleri dışa bağımlılıktan kurtaracağı gibi, kalkınma için de gereklidir. Unutulmamalıdır ki, ekonomik bağımsızlık da borç almadan ayakları üzerinde durabilen bir devlet anlayışıyla olacaktır.
Millete ait olan tabi ki, yalnızca kaynaklar değildir. Birlik ve beraberlik içinde yaşadığımız vatan toprakları da milletin ortak malıdır. İç ve dış tehlikelere karşı şehit kanıyla alınmış topraklarımızı korumak vizyon sahibi liderin misyonudur.
Devlet —millet kaynaşması; sivil–asker birliğinin temini, izlenmesi gereken ana siyasettir. Etnik ayrımcılığın önü kesilmeli, topyekün birlik mesajı halka verilmelidir.
Ancak bunlar sağlandıktan sonra vatandaşın diğer ihtiyaçları temin edilebilir. Bunları yerine getiren lider, zaten milleti için vardır. Onun dertlerini dert edinir, sorunlarını dinler, isteklerini milletinin taleplerinden  daha fazlasıyla karşılamaya çalışır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti işte böyle bir lideri hak ediyor. Etrafımıza bakalım. Bu lider belki de çok yakınımızdadır...TUNALIM..

Admin · 7 views · Leave a comment
15 Mar 2008

KADIN HAKLARIMI DEDİNİZ?..

      8 mart dünya kadınlar günü, çeşitli etkinliklerle kutlandı. Öncelikle bu günün tarihçesi hakkında derlenen bilgileri aktarmaya çalışalım;

“Tarihçe; 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de kutlanmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etti. Sendikalar yıllarca bu önemli günde kadına yönelik ayrımcılığı daha güçlü olarak dile getirdi.
Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 12 Eylül Darbesi 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya başlandı.”(VİKİPEDİ ANSİKLOPODİ)

Şimdi de kadına verilen haklarla kadın hak ettiği noktaya eriştirilebildi mi? Ona bakalım;
“Hak denince akan sular durur” demiş atalarımız ama, dünyada en fazla ihlal de haklar konusundadır. Genel durum; “hak; haklının değil, güçlünün olmuştur”.
Hak kavramının aslından sapmasının altında yatan sebep kişilerin nefsî ihtiraslarıdır. İlk ihlal, Hazreti Adem’in oğulları arasında başlar ve temelinde “nefis” vardır. Çünkü hak denince nefsi ihtiras sahibi kendinden başka hak ve haklılık tanımaz. Sonra kendi gibi nefsini ön plana çıkarmış kişilerle birlikte bir grup oluşturup, hak aramakla başlayan faaliyet, başkalarının haklarını çiğnemeye dönüşür. Böylece hak kavramı, haksızlıklara çanak tutan, yepyeni bir istismar kapısını da aralamış olur. Bu durum sadece kadın haklarında değil bütün haklarda böyledir.
Bütün insan hakları ihlalleri ve işgallerin temelinde de sözüm ona “hak arayışları” vardır..!

8 Mart 2008 Dünya Kadın Hakları kutlamaları, yapılan etkinlik ve söylemleri genel kadın haklarını korumak adına değil de, kendi siyasi hareketlerine zemin oluşturmaktan öte gitmemiştir.
Çünkü hak meselesi gerçek mecrasına oturmamıştır. Hak kavramı, yaratılan her mahlûku kapsar. Yüce Yaratan, yarattığı her mahlûk için başkalarının haklarını çiğnememek kaydıyla ona bazı haklar vermiştir. Şu asla unutulmamalıdır ki; “haklar sonsuz değildir.” Her hakkın bir sınırı olmazsa haklar birbirinin sınırını ihlal eder ki; hak kavramı ortadan kalkar.
Gerek ilahi hukukta, gerek beşeri hukukta; herkese gerekli haklar verilmiştir. Mesele hakların kullanılmasındaki nefsî davranış meselesidir. Hak-hukuk, tanımazlıktır. Bilgisizliktir… 
HAKK’LA OLUN, HAKLI İLE OLUN, HAKLI OLUN 

Yukarıda kadın hakları hakkında birkaç satır yazmaya çalıştım. Hak kavramının istismara açık olduğu hakkında bazı ifadeler kullandık. Bu ifadelerle haktan vaz geçmeyi değil, hak meselesinin gerçek mecrasına oturtulmasını murat ettik. Hak denince Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Makalat” adlı eserindeki “Gençlere Hitabe”sinde kullandığı; “Hakkınız olmayan hiçbir şeyi istemeyin. Hakkınız olan her şeye de sahip çıkın. Hakkınızı aramaz, ona sahip çıkmazsanız, hakkınıza karşı en büyük haksızlığı yapmış olursunuz” ifadeleri, anlatmak istediğimizi en güzel manada anlatmaktadır.

Son asrın en büyük fitnesi, Deccal fitnesi olduğu ve Deccal’in de en büyük özelliği; suret-i haktan görünerek insanları aldatmak olduğu için “hak” gibi çok önemli bir kavram da Deccal fitnesine kurban gitmiştir. Çok kıymetli Mehmet Emin Koç beyin Deccal hakkında yaptığı şu tespit gayet aydınlatıcı mahiyettedir: “Deccal kelime olarak cilalayıcı demektir. (Yani allayıp pullayıp gerçek görüntüsünden uzaklaştırarak kandırmak)”. Deccal cilalayıcı demek olduğuna, en önemli özelliğinin de sureti haktan görünmek olduğuna göre; en büyük haksızlıkların ve yanlışlıkların doğruluk ve haklılık görüntüsü altında sahneleneceği anlaşılmaktadır.
Dünyada cereyan eden en büyük zulüm ve işgallerin altında “hak” kavramı yattığını hemen herkes bilmektedir. ABD Irak’a ve Afganistan’a insan hakları ve demokrasi adı altında gelerek her türlü haksızlığı işlemektedir. İsrail’in Filistin vahşeti bile hak kavramının arkasına sığınılarak yapılmaktadır. Haktan bahseden batılı ülkelerin yaptıkları her şey haksızlıktır ve meydandadır.

AB ve ABD dayatmalarının arkasında demokrasi ve insan hakları aldatmacası vardır.
Ülkemizi bölünme noktasına getirirken alınan bütün kararların arkasında “hak” aldatmacaları vardır.
Yabancılara toprak satışından, yabancı vakıflara verilen geniş imtiyazlara varıncaya kadar yapılan uygulamalar “hak” kavramının arkasına sığınılarak yapılmaktadır.
Dağdakinden düz ovadakine, sokaktakinden meclistekine varıncaya kadar yüce Türk Devletine yapılan başkaldırılar bile “hak” kavramının arkasına sığınılarak yapılmaktadır.
Çıkarılan kanunlar ve yapılan uygulamalarla ilerde yabancıların toprak ve tazminat talepleri bile “hak” kavramı arkasına sığınılarak yapılacaktır. Bu, asla unutulmamalıdır..!

“Hak”, kavram olarak haklılık gerekçesini ortaya koyar. Hakkın sahibine verilmesi için neyin hak, neyin haksızlık olduğunun da gerçek ölçülere dayandırılması gerekmektedir. Eğer kanunları haksızlık üzerine bina eder de hakkı o çerçevede anlamaya çalışırsanız hakka karşı en büyük haksızlığı yapmış olursunuz. Hak ölçüsü şahıslara göre değil, hakka göre olmalıdır. Yazımızı Sayın Baş’ın gençler hitabesini bitirirken yaptığı çağrıyla bitirelim; “Hakk’a koşun, Hakk’la olun, haklı ile olun, haklı olun, hepiniz Hakk’a emanet olun”.


Uğur Kepekçi.TUNALIM...
Admin · 8 views · Leave a comment
13 Mar 2008

1, 2  Next page