Calendar

February 2008
MonTueWedThuFriSatSun
 << <Sep 2008> >>
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
2526272829  

Şu anda kimler bağlı?

Member: 0
Visitor: 1

rss Syndication

Posts sent in: February 2008

KUZEY IRAK'TAN SON HABERLER
  
  Ey   Şanlı Türk  Askeri!..Türk milleti sizinle gurur duyuyor.Allah(cc)yar ve yardımcınız olsun...
PKK’lıların üzerinde peşmerge kimliği çıktı
 

TSK’nın 21 Şubat’tan bu yana sürdürdüğü kara harekatında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 100’ü aştı. Öldürülen bazı PKK’lıların üzerinden peşmergelerin kimliği çıkması dikkat çekti




Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki terör örgütü PKK yuvalarına yönelik geçen perşembe gecesi başlattığı ‘Güneş’ adı verilen sınır ötesi kara harekat sürerken, savaş uçakları ise havadan destek veriyor. Diyarbakır 2. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı 8. Ana jet üssünden dün sabah saat 05:30 sıralarında kalkan 6 adet  F–16 savaş uçağı Mehmetçiğin kara harekatı operasyonu düzenlediği Haftani Dağlarına doğru hareket etti. Günün ilk ışıklarında uzun menzili füzeler ile kalkan savaş uçakların terör kamplarını yerle bir ettiği öğrenildi. Diyarbakır’da şafakta başlayan olağanüstü hava hareketliği ise dün günboyu devam etti. Hangarlardan çıkan 14 adet F–16 savaş uçağı Kuzey Irak sınırına doğru yol aldı.  

Yüzü aşkın terörist öldürüldü
TSK’nın 21 Şubat tarihinden bu yana sürdürdüğü kara harekatında etkisiz hale getirilen terörist sayısının 100’ü bulduğu ifade edilirken, öldürülen bazı PKK’lıların üzerinde liderliğini Mesut Barzani’nin yaptığı Kürdistan Demokrat Partisi bünyesinde bulunan peşmerge asker kimliği çıktı. Bölücü terör örgütüne ağır zaiyat veren Mehmetçik havanın – 40 dereceyi bulduğu dağlık zorlu coğrafyada amansız operasyonlarını aralıksız sürdürüyor.    

Bordo bereliler Zap kampına indi 
Binlerce asker ile sınır ötesi operasyonda öncülük eden Bordo Bereli özel komandolar, örgütün Kandil’den sonra en önemli kampları olan Zap ve Hakurk’u hedef aldı. Bordo Bereliler, Zap Kampı’na teröristlerin girilemez gözüyle baktığı ve en önemli girişlerinden olan Çiyane Reş bölgesinden operasyon düzenledi. Zap Kampı’nın 7 ayrı bölgesinde komandolarla teröristler arasında şiddetli çatışmalar önceki geceden beri sürüyor.

PKK terör örgütüne yönelik operasyonların sürdüğü Kuzey Irak’ın Haftani, Hakurk, Zap ve Avaşin bölgesine 3 günden buyana çok sayıda zırhlı araç ve komanda sevk edilirken, Irak’ın sınırındaki birlikler Genelkurmay Başkanlığı emri ile kırmızı alarma geçti. Şırnak’ın Uludere ve Beytüşşebap ilçeleri ile Hakkari’nin Çukurca kırsalında teröristlerin Türkiye’ye sızmalarına karşı askerler yüksek dağlara kurulan nöbet kulelerinde gece görüşlü termal kameralar ile sınırda kuş uçurtmuyor. Tansiyonun her geçen gün yükseldiği bölgede Mehmetçik özel dedektörler ile yollarda mayın arama faaliyetlerini ise sürdürüyor.   


Yeni Mesaj...
TUNALIM...
26 Feb 2008
Admin · 9 views · Leave a comment
BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE
 
l

  

        BARIŞIN  KENTİ   ÇANAKKALE’YE   HOŞGELDİNİZ 

ÖYLE BİR YERDİ ÇANAKKALE

Ölümün en şerefli şekli can vermenin en güzel yeri
Dirinin illede ölüm dediği Şehidin cenk ettiği yerdi Çanakkale
Gidenin geri dönmediği düşenin tekrar kalkmadığı
Kundaklık bebenin şehit olduğu Öyle bir yerdi Çanakkale

Sevdalıların birbirinden ayrı düştüğü vatan sevdasının ağır bastığı
Ana kuzularının yara aldığı bir neslin feda edildiği yerdi Çanakkale
Tüysüz yetimlerin cephe kazdığı mermi karşısında süngü taktığı
Hücum denilince ölüme koştuğu öyle bir yerdi Çanakkale

Talebenin âlim’in silah kuşandığı İlimi bırakıp cenk’e daldığı
Zaferin ancak ölümle alındığı korkunun olmadığı yerdi Çanakkale
Atalarımızın destan yazdığı yedi düvele karşı durduğu
Türk ırkının kanıyla boyadığı öyle bir yerdi Çanakkale

 


 

       –B İ G A–resimleri
 

 

1.Kuruluş     Bugün “BİGA” adı ile bilinen ilçe merkezimiz, eskiden de büyük bir yerleşim merkezi idi. Truva bölgesinde bulunan ilçemiz Yunanlılar tarafından “Pınar” anlamına gelen “PEGAİ” olarak adlandırılmıştır. Şehrimiz Çanakkale Orta ve Doğu Anadolu yolu üzerinde önemli bir uğrak yeri olduğu için M.Ö. 480 yılında Yunanlılara karşı harbe giden İran Kralı I. Serahas 334 yılında Anadolu’ya geçen Büyük iskender, 191 yılında aynı bölgeye gelen Roma orduları hep PEGAİ civarından geçmişlerdir. Yunan ve Roma Kaynaklarında bu konuda kayıtlar bulunmaktadır.2.Bizanslılar Devri:


5- Cumhuriyet Dönemi:

     Osmanlı Devleti dönemlerinde Sancak Merkezliği yapan İlçemiz Cumhuriyetin ilanından sonra ilçe merkezi olmuş ve Çanakkale iline bağlanmıştır.     Cumhuriyetin ilk yıllarında geniş bir idari alana sahip olan İlçemiz, kendisine bağlı bulunan Yenice Bucağının 1945, Çan Bucağının da 1949 yılında İlçe merkezine dönüşmesi ile bucak sayısı 7’ye, köy sayısı ise 110’a düşmüştür. Böylece bugünkü ilçe sınırları teşekkül etmiştir.


     14. Yüzyıl başlarında Bizans İmparatoru II. Andronikos Paleolog Türklere karşı şehri korumak üzere bir nevi asker alan Katalanları bu bölgeye yerleştirmiştir. Bir süre sonra Bizans İmparatorunu dinleyemeyen Katalanlar bu bölgeye kendileri idare etmeye başlamışlardır.3.Osmanlılar Devri:     Orhangazi, kentimiz ve çevresini fetih için Karaboğa adındaki kumandanını görevlendirmiştir. Bu kumandan 1364 yılında şehri alarak Osmanlı topraklarına katmıştır.4.Milli Mücadele Dönemi:     Anadolu’nun her yanında olduğu gibi Biga’da da Müdaafa-i Hukuk Cemiyeti, Balıkesir mıntıka kumandanı Kazım Bey’in (Kazım ÖZALP) emirleri ile 10 Eylül 1335 (Miladi 1919)’da aşağıda isimleri yazılı olan şahıslardan kurulmuştur. REİS : Müftü Hamdi Bey AZALAR : Hacı Şakir Efendi Mehmet Ağa, Hafız Abdullah Hüseyin Bey, Dızman Ahmet AĞA İzmir, Balıkesir, Bursa ve Biga yörelerinin Yunanlıların işgal ve idaresine geçtiğine dair Biga Yunan işgal kumandanı Kral Konstantin’den 1921 yılında bir ferman almış ve bu ferman şehrimizin eski belediye binasından (şimdiki kapalı çarşı)Yunan işgal kumandanı ve belediye reisi de bulunduğu halde belediye katibi Arap Zeki tarafından halka okunmuştur.     Biga, milli mücadele yıllarında Anzavur isyanı gibi bir çok kanlı olaylara sahne olmuş menfaat çeteleri türemiştir. (Nutuk Cilt-1, Sahife: 309,392,393,395)Bu çetelerden en meşhuru Karabasan çetesi idi.     Biga milli mücadele yıllarında bazen Anzavur kuvvetlerine, bazen de Milli Kuvvetlerin eline geçmiştir. Anzavur kuvvetleri kenti işgal ederken Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’i, arkadaşı Kani Beyi, Jandarma Kumandanı İsmail Hakkı Bey’i ve birçok Jandarma erlerini şehit ederek girmişlerdir. Bu milli mücadele kahramanları bugün Namazgah mevkiindeki şehitlikte yatmaktadırlar.
BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE (TROYA)
Yolu Çanakkale’ ye düşen gezginler, Hisarlık Tepesi’ne yaklaşırken dev bir tahta at karşılıyor. Tarihin en ünlü kentlerinden biri olan Troya Savaşı’nın sonunda kullanılan tahta at gibi, bu atın yapımında Kaz Dağı’nın (Ida) çamlarından yararlanılmıştır. Tahta at, 1974 yılında orijinal tahta atın pişmiş toprak eserlerin üzerindeki eski tasvirlerinden ve eski kaynaklardan yola çıkılarak yapılmıştır. Troya Savaşı’nın ve görkemli kentin öyküsü şöyledir.
Troya Savaşı’nın öyküsü Iolkos kralı Peleus ile Okyanus kızları diye bilinen Nereidlerden biri olan Thetis’in düğün töreninde başlar. Düğüne haset tanrıçası Eris çağrılmamıştır. Buna çok kızan Eris, bir oyun oynamaya karar verir. Hera,Athena ve Afrodit’in oturduğu masaya, kimseye görünmeden altından bir elma bırakır. Elmanın üzerinde ” en güzele” yazmaktadır. Elmanın kime verileceği konusunda anlaşmaya varılamaz. Zeus da karısı ve iki kız kardeşi arasında taraf olmak istemez. “Alın yanınıza Hermes’i, sizi ıda Dağına götürsün. Orada sürülerini otlatarak dolaşan Troya Prensi Paris’i bulun. Gönül işlerinde onun üzerine bir ölümlü daha yoktur. Aranızdaki en güzeli o da seçemezse kimse seçemez.”Hermes’in rehberliğinde tanrıçaları kulübesinde gören Paris, önceleri korkar. “Benim gibi bir koyun çobanı nasıl olur da böyle bir şeye cesaret eder.” Diye karşı çıkar. Sonra “En iyisi elmayı kesip üçü arasında paylaştırayım” diye düşünür. Ancak kararı Zeus vermiştir. Ona karşı kimse gelemez. Ayrıca tanrıçalar Paris içlerinden kimi seçerse seçsin kızmayacaklarını, ona zarar vermeyeceklerine söz verirler.Paris’le yalnız kalan Hera, ” dinle Paris, önce her yanımı dikkatle incele. Beni seçersen seni Asya kıtasının hakimi ve dünyanın en zengin erkeği yaparım” der. Paris “hayır tanrıçam rüşvet kabul edemem” der.

Athena içeri girince, ” seni dünyanın en yakışıklı erkeği,en akıllı insanı, en güçlü savaşçısı yapacağım”.

Ne var ki Paris bunu da kabul etmeyerek içeri Afrodit’ti alır. Afrodit ona dünyanın en güzel kadının aşkını önerir. “Burada oturmuş kendini sürülerin içinde harcıyorsun. Neden kente göçüp uygar bir hayat sürmüyorsun? Spartalı Helen gibi biriyle evlensen ne yitiririsin? Seni bir kere görse, evini,ailesini,varını yoğunu bırakıp peşine takılacağına eminim.” der.

Afrodit böylece Paris’i kandırmış, atlın elmayı almış. Bu kara gücenen Hera ve Athena o anda Troya’yı mahvetmeye karar vermişler. Tanrıça Afrodit’in aşk senaryosu bundan sonra hızla gerçekleşecek, Troya elçisi olarak Sparta’ya giden Paris, kendisine aşık olan Kral Menalaos’un eşi Helen’i Troya’ya kaçıracaktır. Bu olay Helen dünyasında bomba gibi patlar. Menalos hemen Girit’teki işlerini yarıda keserek ülkesine döner. ılk işi bir zamanlar Helen’le evlenmek için sıraya giren ve bir gün kocasının şerefini korumaya and içmiş kişileri toplamak olur.

Iolkos kralın Peleus’un oğlu olan Akhilleus (Aşil) Troya savaşına gönüllü olarak gitmese de Savaşta en büyük kahramanlardan biri olur. Söylenceye göre Akhilleus’un annesi Thetis, Okyanus Kızları diye bilinen Nereidlerden biridir. Doğa üstü gücünü oğlunu yenilmez bir savaşçı yapmak için kullanır. Onu suya batırıp kutsar. Böylece artık Akhilleus’a hiçbir silah işlemeyecektir. Ne var ki Thetis onu topuğundan tutup suya soktuğundan bir tek oraya su değmemiştir. Akhilleus’u öldürmenin tek yolu topuğundan vurmaktır. Nitekim, Akhilleus Troya’nın en sevilen kahramanlarından biri olan Hektor’u öldürdüğünde, kardeşi Paris yayını gerer ve Akhilleus’u topuğundan vurarak yere yıkar.

Gerçekteyse Akhaların Troya’ya saldırma sebepleri ekonomik nedenlere dayanıyordu. Ticaretin bilindiği çağlardan beri Ege dünyası, Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan ticaret yolları altın,gümüş,kumaş,kenevir,gemi kerestesi,kurutulmuş balık,tahıl,köle,amber,şarap,yeşim ve zeytinyağı gibi mallar la yüklü gemilerin boğazlardan geçişi, bugün Çanakkale Boğazı olan Hellaspontus’un ağzında kurulu olan Troya’nın denetimi altındaydı. Tunç çağının ortalarında ticaret yollarının çoğuna sahip olan Mikenler, yanlarına Peleponnes Yarımadası’nın öteki krallarını da alarak Troya’nın buradaki egemenliğine son vermek istemişlerdir. Bu savaşların asıl nedenleri zamanla unutulmuş, Homeros gibi ünlü ozanların dillerinde bir kahramanlık destanına dönüşmüştür.

Söylenceye göre Troya önündeki kuşatmanın uzayıp gittiğini gören Akhalar buna bir çözüm Evlerinden uzaktadırlar, savaşın bir an önce bitmesi gerektiğini düşünürler. Troya kentiyse aşılmaz surların gerisinde daha uzun süre dayanacak yapıdadır. Bunun üzerine Akhalar bir hileye başvurmaya karar verirler. Tahtadan bir at yapıp kentin surları önüne bırakacaklardır; içi boş olan at aslında bir tuzaktır. Akhalar gittikleri sanılsın diye gemilerine binerek uzaklaşırlar. Troyalılar sabah uyandıklarında geminin gitmiş olduğunu görüp şaşırırlar. Geride sadece dev bir tahta at kalmıştır.
Ata önceleri şüpheyle bakan Troyalılar sonra bunun tanrıların bir hediyesi olduğa karar vererek surların içine taşımaya karar verirler. Gece kentte herkes büyük bir kutlama yapar. Geç vakitlerde herkes uyuduğunda tahta atın karnındaki kapak açılır ve atın içinde saklanan Akha askerleri sessizce dışarı çıkar. Karalıktan yararlanan ger dönen gemilerine işaret vererek kentin kapılarını kendi ordularına açarlar. Troya’yı yakıp yıkar, önüne geleni katlederler.

Troya kentinin söylence kılıfından çıkıp gerçekliğe bürünmesi, Schliemann adlı bir araştırmacının 1800′lü yıllarda yaptığı kazılar sayesinde olmuştur. Schliemann, Homeros’un anlattığı Troya’nın yeri (eğer öyle bir yer varsa) o zamanın bilim adamları tarafından Pınarbaşı köyü olarak gösteriliyordu. Homeros, ılyada’nın XXII. şarkısında ” iki güzel fışkıran pınara varırlar. Bunlardan iki dere,girdaplı Skamandros’a dökülüyordu. Birinden sıcak su akıyor ve duman tütüyordu. Ama öteki yazın da soğuk akıyordu. Dolu gibi, ya da kışın karı gibi ve donmuş buz parçaları gibi.” Schliemann rehberle beraber geldiği Pınarbaşı ilk araştırmasında buranın Troya olamayacağını anlar. İlyada’yı okumaya devam eder. Akhilleus’un Hektor’la olan korkunç çarpışmasını okur. Schliemann tarif edilen yollarda yürür, Pınarbaşı’n dan iki saat kuzeyde, deniz kıyısından yalnız bir saat uzaklıktaki şimdiki adı Hisarlık olan, Yeni ılion harabelerini şöyle üstünkörü inceler. Troya’yı bulduğunu düşünüyordu.

Schliemann ve eşi 1871 yılında iki ay, sonraki yıllarda dörder ay kazdı. Emrinde yüz kişi bulunuyordu. Kentin en yukarısında Athena Tapınağı vardı. Homeros’a göre Poseidon’la Apollon, Pergamos’us surlarını yaptırmışlardı. O halde tepenin ortasında, tapınağın ve çevresinde toprağın üzerine kurulmuş olan tanrılar duvarının bulunması gerekiyordu. ışine engel olduğunu düşündüğü bu duvarları yıktı. Silahlar,mutfak ve ev eşyalar,süsler ve vazolar bulundu. Burada bir zamanlar zengin bir kent bulunduğu kesindi. Kazdığı yerde başka şeyler bulsa da ün kazanmasına yardım edecekti. Yeni ılion’un harabeleri altında başka harabeler vardı; onların altında başkalrı ve onların altında başkaları… Tepe kat kat soyulması gereken bir soğana benziyordu. Bu katların her birinde başka insanların yaşadıkları görülüyordu. Milletler yaşamışlar ve ölmüşlerdi,kentler kurulmuş ve yıkılmıştı. Bir yıl içinde yedi tane, sonra da iki tane kent bulunur. Peki, Homeros’un anlattığı Troya kenti hangi kattaki idi. Kesin olan, en alttaki katın tarih öncesinden kaldığıydı. En eski kattı bu; o kadar eskiydi ki Burada oturanlar henüz maden kullanmayı bilmiyorlardı. En üsteki katta, mutlaka Kserkes’le ıskender’in adına kurban sundukları Yeni ılion olmalıydı.

Schliemann kazdı ve aradı. Alttan ikinci ve üçüncü tabakalarda yangın izleriyle muazzam toprak surlar ve dev gibi kapının yıkıntılarını buldu. Artık emindi. Bu surlar Priamos’un sarayını kuşatıyordu. Bilim bakımından hazineler boldu. Ülkesine gönderdiği ve uzmanların incelemesine sunduğu parçalar uzak bir devrin, bütün detaylarıyla tam bir tablosunu oluşturuyordu. Schliemann’ın zaferi aslında Homeros’un da zaferiydi. Masal ve mit sayılan, uydurduğu düşünülen bir tarih gün ışığına çıkıyordu. Çalışmasıyla 250000 metreküp toprağın hakkından gelen Schliemann 15 Haziran 1875′de giriştiği sonuncu kazıda, son kürek vuruşundan bir gün önce, bütün dünyayı hayran bırakacak buluntuları ortaya çıkardı.

Sıcak bir günün sabahın da, 28 mt. derinlikte, Primos’un sarayı olarak kabul edilen duvarların üzerinde iken aniden altını görür ve karısına işçileri eve göndermesini söyler. Karısından kırmızı şalını ister ve çukura atlayarak deli gibi kazar. büyük taş kitleleri arasındaki molozlar tehdit edici biçimde başının üzerinden sarkar. Kral Primaos’un paha biçilmez hazinesi gün yüzüne çıkıyordu. Karanlık eskiçağın en kudretli hükümdarlarından birinin altınları,gözyaşları kana bulanmış tanrısal insanların süsleri…. Schliemann hazineyi bulduğundan bir an bile kuşku duymadı. Ancak ölümünden kısa bir süre sonra heyecanın şarhoşluğu içinde yanıldığı, Homeros’un Troya’sının ikinci ve üçüncü tabakada bulunduğu, hazinenin de Priamos’tan bin yıl önce yaşamış, daha eski bir krala ait olduğu anlaşıldı.

Troya hazineleri tarihin en gizemli ve en tartışmalı hazineleridir. Yaklaşık 130 yıllık süre içinde kaybolup iki kez bulunmuştur. 1873′ bulduğu hazineyi Schliemann, Atina’ya kaçırır. Osmanlı Hükümeti dava açar ama hazine bulunamaz. Daha sonra Schliemann, hazineyi Rus Çarına satmak ister. Çar çalıntı mal kabul etmediğini belirtir. British Museum, çalıntı olduğunu düşünerek hazineyi sergilemez. Ama 1882′de Berlin Müzesinde sergilenir ve hazineyi Almanya’ya bağışlar. 2. dünya savası sırasında hazine sığınakta saklanır ve sonrasında nerede bilinemez. 1945′de Sovyet Ordusuna Puşkin Müzesine teslim edildiği anlaşılır. 1993 yılında dönemin başbakanı hukuksal mücadeleye girse de hazine geri alınamaz.

TROYA, bu isim başka hiçbir kentin sahip olamadığı bir unutulmazlığa sahip. Savaşın,aşkın,kahramanlığın,ihanetin,söylencelerin kentiydi Troya. Troya’dan önce de sonra da pekçok kent var oldu elbette, ama onları anlatacak bir ozanları,öykülerini ölümsüzleştirecek Homeros’ları yoktu. Önceleri Homeros’un aklının ürünü olduğu sanılan Troya’nın var olduğu anlaşılmasından sonra dünyanın ilgisi her geçen gün arttı. Bu ilgi günümüzde de sürdürüyor.

Sn. Gökhan Tok ‘un Bilim ve Teknik (Nisan 2001) dergisinde hazırladığı yazından sizler için özetleyerek hazırladım.
Yazan:
Nurperi Ünsal.
 BARIŞIN KENTİ ÇANAKKALE


Bütün savaşlara hayır diyerek
Barış için çalışanlar Merhaba
Sevgi gömleğini eyne giyenler
Barış için çalışanlar Merhaba  

Barışa, sevgiye katkı koyanlar
İnsanlığa olmalıdır beyanlar
Emperyalizime nefret duyanlar
Barış için çalışanlar merhaba 
 

Merhaba sizlere güzel insanlar
Merhaba barışa susayan canlar
Barış için dolup taşsın meydanlar
Barış için çalışanlar merhaba 
 

İçimizde nefretleri öldürüp
Barış ile insanlığı güldürüp
Yeryüzünden silahları kaldırıp
Barış için çalışanlar merhaba 
 

Nedendir? Niçindir? bu savaş, sorak
Arap petrolüne etmeyip merak
Bütün silahları kırıp atarak
Barış için çalışanlar merhaba

Merhaba savaşa karşı çıkanlar
Barış için engelleri yıkanlar 

Sevgi ile meydanlara akanlar

Barış için çalışanlar merhaba

 


  

 
Barışın kenti Çanakkale (1)
 
 
FotoğraflarlaÇanakkale

Çanakkale Çanakkale Kordon Boyu
Binlerce araç Avrupadan Asyaya geçiyor…  Çanakkale Şehitler Abidesi
Piri Reis Anıtı Asos
Çanakkale tarihi saat Kulesi Kordonda Fayton Sefası

FotoğraflarlaÇanakkale
Çanakkale Balıkçı Barınağı Bozcaada
Çanakkale Boğazı Kilitbahir
Çanakkale Feribotu Çanakkale Genel Görünüm
Lapseki Nusrat Mayın Gemisi
 
  Bozcaada

TUNALIM… KÜRESEL ISINMAYI LİVE CAMDAN İZLEYİNİZ.
http://www.globalwarmingcam.com/index.html
The worst and the most feared is happening. The North Pole is melting with an alarming rate. It is worst than first predicted.
See this with livecam here


26 Feb 2008
Admin · 14 views · Leave a comment
MİLLİ EKONOMİ NEDİR?..
 
 VİDEO
 
Milli ekonomi modeli nedir?
1- Tamamen kendi insanımızın emeği, çalışması ve üretimiyle ülkemizin kalkınmasını ve ekonomik bağımsızlığını hedefleyen ekonomik modeldir.

2- Bu yönüyle milli kalkınma modeli, ülkeleri sömürmeyi hedef alan küresel güçlere karşı verilen mücadelenin de adıdır.

3- Bu model bir alternatif değil, ekonomik savaşın yaşandığı günümüz dünyasında yegâne kalkınma modelidir.

Milli Kalkınma Modeli’nin esasları

1- Maksat, ülkemizin kalkınması ve ekonomik bağımsızlığıdır. Ekonomik bağımsızlıktan kasıt, Türkiye’nin gerektiğinde her türlü mal ve hizmeti üretebilme gücüne sahip olması, iç ve dış ödemelerini borçlanmadan temin etmesidir.

2- Uluslararası sermayenin gelişmekte olan ülkelere karşı yürüttüğü ekonomik savaştan dolayı ülkemizde reel sektör, ileri teknoloji kullanan, büyük yatırım ve organizasyonları gerçekleştiren projeleri hayata geçirecek güçten uzaklaşmıştır.

3- Bu sebeple devlet, yeni ürünler geliştiren, yeni pazarlar bulan, yeni teknik ve yöntemlerin uygulandığı ve büyük sermaye yatırımlarının gerektiği alanlara girip, mamul ve yarı mamul üreterek reel sektöre öncülük yapacak; uzun vadede üretimimiz ve istikrarın sağlanması için stratejik malların üretimi garanti altına alınacaktır.

4- Reel sektör faaliyet dışı gelirlerle değil, üretimle para kazanmaya yönlendirilecektir.

5- Üreticinin sıfır maliyetle sermaye elde edebilmesi için, emisyonun genişletilmesi ve faiz giderlerinin kaldırılmasıyla elde edilecek kaynak, proje mukabili müteşebbise verilecektir.

6- Sigorta, vergi ve enerji gelirleri aşağıya çekilerek, maliyetlerin düşürülmesi temin edilecek; bu sayede halkımıza dış piyasa koşullarında rekabet edebilecek mal sağlanmış olacaktır.

7- Yerli üretim, ithal mallar karşısında korunacaktır.

8- Dışarıya satılan hammadde ve yarı mamullerin değer katılarak mamul haline geldikten sonra ihraç edilmesi sağlanacaktır.

9- Yapılacak yatırımlar, ekonomik açıdan öncelikli sektörlere dağıtılarak verimlilik yakalanacak ve yatırım hacmi ile daha yüksek bir büyüme hızı elde edilecektir.

10- Yabancı sermayenin, bir ülkeye enerji kaynaklarını veya doğal kaynakları kullanmak veya gümrük duvarlarını aşarak iç pazara mal ve hizmet satmak için geldiği bilinmektedir. Gelişmekte olan ülkeleri sömürme mantığı dışında yatırım yaptığı ülkeyle ’ekonomik kader birliği’ yapacak ve kazandığı paranın tamamını bu ülke içinde tekrar yatırıma dönüştürecek anlayışta olan yabancı sermayeye her türlü teşvik ve kolaylık sağlanacaktır.

11- Döviz kurlarını belirsizleştirmesi ve döviz riskine sebep olması dolayısıyla ve sermaye hareketleri üzerinde daraltıcı etkileri ve üreticimizin en riskli maliyet unsuru olması sebebiyle ’dalgalı kur politikasına son verilecek’tir. Türk parasının değeri, Merkez Bankası eliyle korunacak, dolarizasyonu önleyecek tedbirler alınacaktır.

12- Bankacılık kesimi, devlet denetimi altında olacak, faiz hadlerinin belirlenmesinde, banka kredilerinin sektörler ve firmalar arasındaki yatırımlarının dağılım ve yapısı kontrol altında tutulacaktır.

13- Uluslararası tahkim uygulamasına son verilecektir.

14- Gümrük Birliği, millî çıkarlarımız doğrultusunda tekrar gözden geçirilecektir.

15- Spekülatif para ve sermaye hareketlerine karşı tedbirler alınacaktır.

16- İşçi ve memurdan vergi alınmayacak; geliri 100 milyarın altında olan üretici ve pazarlamacıdan da vergi alınmayacaktır.

17- Tarım ve hayvancılık, ormancılık ve madencilik desteklenecek; bu işletmelerin devreye girmesi için faizsiz kredi verilecektir.

Tunalım…

26 Feb 2008
Admin · 13 views · Leave a comment
NATIONAL ECONOMIC MODEL(Prof.Dr.Haydar Baş)
 
 
 

 MİLLİ EKONOMİ MODELİ


  Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi ‘05 Kapanış Konuşması /
Prof. Dr. Haydar BAŞ TürkçeEnglishRussianGerman


 Uluslararası Milli Ekonomi Modeli Kongresi ‘05 Sonuç Bildirgesi


 http://www.milliekonomimodeli.com/index.php?mmedia=1&dde=mem1.wmv

ABD EKONOMİK PROBLEMLERİNİ MEM’LE ÇÖZMEYE ÇALIŞIYOR.YA BİZ?

  

             
 

 
 
ABD Başkanı Bush geçtiğimiz günlerde tüketimi teşvik etmeye yönelik acil bir eylem planı kararı aldıklarını açıkladı.
Bush’un bu adımının, şu ana kadar tam tersini söyleyen Kapitalist anlayışın bir ürünü olmadığı açık.
ABD’de esasen çok önceleri başlayan, ama para politikaları ya da küresel bir takım projelerle üzeri örtülmeye çalışılan kriz, geçen yıl sonlarında yaşanan mortgage kriziyle beraber gün yüzüne çıktı. ABD piyasaları ve ona bağlı küresel piyasalar allak bullak oldu.
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi bu kriz, Kapitalizmin doğal bir sonucuydu. ABD halkı ve kurumları, hatta devleti borç batağına batmıştı ve halk bu borçları ödeyebilecek imkana sahip değildi. Olay tıkanmıştı.
Kapitalizm “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” mantığından yola çıktığı ve bütün ekonomi bu çürük temel üzerine kurulu olduğu için sürekli tüketim daraltılmak istenmiş ve mali disiplin politikaları uygulanmıştır.
Kapital sahipleri, halkın eline para verilerek “sınırlı kaynaklara ortak olmalarını” istememiştir.
O halde Bush ya da ona akıl verenler bu projeyi nereden aldı?
Bush’u bu konuda destekleyen ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’nin açıklamaları oldukça ilginçti.
Kapitalizm’in merkezinde bir Merkez Bankası Başkanı, Kapitalizmin tarihinde görülmemiş bir farklılıkla “yavaşlayan ekonomiyi canlandırmak için, çabuk harcayacakların cebine para konması” gerektiğini açıklıyordu.
“Çabuk harcayacakların cebine para koyma” projesi sizce kime ait?
Tabii ki Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş’a. Dünyaca ünlü ve dünya ekonomi literatürüne geçen Milli Ekonomi Modeli’nde Prof. Baş, ekonomik kalkınmada tüketimin ve tüketiciyi desteklemenin önemini vurguluyor. Sadece vurgulamakla kalmıyor, Milli Ekonomi Modeli kitabı “Tüketim Endeksli Denge Analizi” olarak tanımlanıyor.
Sayın Baş, tüketici kesimi 100 milyar liranın altında (yeni ifadesiyle 100 bin YTL) geliri olan vatandaş olarak ifade ediliyor.
Ne tesadüftür ki, ABD Başkanı Bush, tüketim teşviki verilecek olanların 85 bin doların altında geliri olanlar olarak tanımlıyor. Yani aşağı yukarı 100 milyar lira.
ABD, halkının tüketim daralmasından kaynaklanan bir problem yaşadı ve Milli Ekonomi Modeli’nde aradığını buldu.
Gerçi MEM’in sadece bu bölümünü uygulamak ABD ekonomisini tamamen düzeltmeyecek, sadece bir süre rahatlatacak, sonra başka bir sıkıntı çıkabilir. Çünkü MEM bir bütün. Kesin çözüme ulaşmak için bütün çözüm maddeleriyle birlikte uygulamak lazım. MEM’in bir bölümünü alıp hastalıklı olan Kapitalizme yama yapmak kesin çözüme asla götürmez.
Tüketimi canlandırırken, üretim de sıfır faizli kredilerle desteklenmelidir. Sermaye sahipleri para ile para kazanmaya değil, üretimle kazanmaya yönlendirilmelidir. Bu sağlanmadığı müddetçe ekonomi bir yerden mutlaka patlak verecektir.
Ama yine de ABD’nin bir Türk bilim adamının projelerine yönelmesi güzel bir gelişme.
Önce Rusya, sonra Venezuella, Brezilya… şimdi de ABD.
Rusya, aileler çocuk sahibi olmak istemediğinden dolayı ciddi bir nüfus gerilemesi sorunuyla karşı karşıyaydı. Milli Ekonomi Modeli’nde ifade edilen sosyal devlet projelerinden “Her doğan çocuğa doğum parası” projesini devreye koydular ve şu anda doğum patlaması yaşıyorlar.
Aynı zamanda Rusya yine MEM’de ifade edilen “Ülkeler yaptıkları ihracatları karşılığında kendi milli paralarını talep etmeliler” projesini hayata geçirerek petrolünü ve madenlerini Ruble ile satma kararı aldı.
Şimdi biz bu gerçekleri ifade ederken, hala gerçekleri gizlemeye çalışanlar topu taca atmak isteyenler olacaktır. Çünkü onlar kraldan daha fazla kralcı. ABD, Rusya, Venezuella, Brezilya sıkıntılarının çözümü aramada mantığıyla hareket ederek bir Türk bilim adamının fikirlerini projelerini uygulamaya çalışırken, bizimkiler çözümü illaki ABD’den, AB’den bekliyor.
Bizim taşeronlar onların kuyruğunda, onlar ise bizim milli projeler sahibi olanlarımızın kuyruğunda.
Bizim taşeronlar içimizdeki değerlerin farkına varabilirse, ya da Türk milleti kraldan daha fazla kralcı, aklı kafasında olmayan bu taşeronları değil de ülkemiz ve milletimiz adına proje sahibi siyasi liderleri iş başına getirirse çözüme kavuşmuş olacağız.

Murat Çabas-TUNALIM…


 


TUNALIM....
26 Feb 2008
Admin · 7 views · Leave a comment
BATICILIK İFLAS ETMİŞTİR

     Yıllardır batıcılık felsefesi güden siyasiler kendi öz değerlerini unutup problemlerine çözümleri hep başkalarından, özellikle de batıdan beklemiştir. Sergilediği bu tavrına da bahane olarak; “kendi başımıza kalırsak aç kalırız, işsiz, aşsız kalırız” sözleridir. Aslında bu mantık, küresel güçlerin sindirme taktiklerinden olup, tamamen aldatmacadır. Gerek AB, gerek ABD ile ilişkileri devam ettirirken vatandaşa verilmek istenen mantık da ; “güçlü olmak, milli gelirimizi artırıp zengin olmak, yalnız kalıp kurda kuşa yem olmamak, medeniyetten, ilimden, teknikten, insan haklarından daha fazla istifade etmek dolayısıyla da  güçlünün yanında olmak” düşüncesi olmuştur.

Tarih sahnesinde yerimizi aldığımız günden bu yana biz Türk Milleti’nin başı her zaman belalı olmuştur. Haklı olmak, haklı kalmak, haklının yanında yer almak ve Hakla beraber olmak bizim sevdamız olmuştur. İşte  bundan dolayı da her zaman haksızların hedefi olmuş, bazen kazanmış bazen kaybetmişiz ama yakın tarihimize kadar hiçbir dönemde haksızın yanında yer almamışızdır.
Yakın tarihte Mustafa Kemal Atatürk’ün 1938 de aramızdan ayrılmasıyla birlikte dünyanın dengeleri değişmeye başlamış, birileri yönümüzü batıya doğru sinsi bir şekilde çevirmiş, bundan sonra haklının değil güçlünün yanında yer alma mantığı oluşturulmaya başlamıştır.

Türk Milleti’nin sürekli başının belası olan haçlı batı bu sefer işlerini daha sağlama almak için, misyonerlik faaliyetlerine ağırlık vermiş,  onlar asla bizi hoş görmez iken, hep bize hoşgörüyü tavsiye etmişler, bu konuda içimizden birilerine hoşgörü ve diyalog fedailiği görevi vererek, oynadıkları tiyatroyla milletimizin düşünce dünyasını yavaş yavaş değiştirmişlerdir.
Hoşgörü fedailerinin görüş ve düşünceleri neticede millete iktidar olmuş ama vaat edilen ne maddi ne manevi rahatlık oluşmadığı gibi, kanla alınmış vatan toprakları satışa çıkarılmış, borç boçla ödenerek borçlar katlanmış, ya da sata sata bu günlere gelinmiştir. 2008 le birlikte AB, ABD ile ilişkilere hız verilmiş, bu yılın AB yılı olacağı peşinen ilan edilmiştir.
Hoşgöre hoşgöre dini  ve milli  ölçümüz, sata sata toprağımız elden gitmeye devam etmektedir. Bu gün gelinen noktada Türk insanı asla mutlu değildir.
İktidarların asıl görevi milletlerine mutlu ve güvenli bir hayat sağlamak olduğuna göre, bu beklentilerin bugüne kadar gerçekleşmemesi bir yana, gerçekleşme ihtimali de gün geçtikçe hayal olmaktadır.

Bu güne kadar batılcık noktasında bu kadar batıya teslim ve yakın olunmadığı halde, örnek alınan batı her yönden batağa saplanmaktadır. Kültürü, dini ve son olarak da ekonomisi batmıştır. Şimdi kendimize şunu sormak hakkımız değil mi; Bu güne kadar batı batı dedik, ne kazandık ne kaybettik? Bırakın basiret gözünü, normal gözle bakmakla bile vereceğimiz cevap herkesinki ile aynıdır; “İflas” ..!
Görünen manzara batıcılık iflas etmiştir… Bütün baskılara, yıldırmalara rağmen, millet olarak; mutlaka milli çözümler bulmak, kendimize dönmek zorundayız. Çözüm çok uzakta değildir. Çözüm; Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modelindedir”, “Sosyal Devlet, Milli Devlet” projesindedir.

Uğur Kepekçi-TUNALIM..

26 Feb 2008
Admin · 10 views · Leave a comment

1, 2, 3, 4  Next page