Takvim

Ağustos 2017
PztiSalÇrşPerCumCmtsiPaz
 << <Tem 2018> >>
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031   

Anahtar kelime (taglar)

Bu blogda hiçbir tag yok

Şu anda kimler hatta?

Uye: 0
Ziyaretçi: 1

Ilan

Son yorumlar

Yorum yok.

Kategoriler

rss Sindikasyon

Tema seçin



Yollanınan yazıların ilan edilişi: Ağustos 2017

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepki

Atatürk heykellerine saldırıya Haydar Baş'tan sert tepkiTürkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna Bağmsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş'tan çarpıcı yanıt geldi. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Atatürk’ün heykellerine saldırılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tam da ülkemizdeki Atatürk sevgisi coşku boyutuna varmışken; tozlu arşivlerden çıkan bir konuşması 15-20 milyon vatandaş tarafından seyredilmeye başlanmışken…
2017 senesi içinde tam 6 kez Atatürk heykeli saldırısı gördük ekranlarda… Hepsini,  ne tesadüftür, akli dengesi bozuk şahıslar gerçekleştirmişti.
18 Ağustos'ta Diyarbakır'da meydana gelen saldırı olayında şahsın aklî dengesinin bozuk olduğu basına yansıdı.
11 Ağustos'ta Ümraniye'deki bir okulun bahçesinden büstü söken kişi ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilmişti.
Nisan ve Şubat aylarında da benzer eylemlerde bulunanlar hakkında ‘aklî dengesi bozuktur’ denilerek hadise geçiştirildi.
Mayıs ayında Sakarya'da balta ile Atatürk'e saldıran şahsın, ‘aklî dengesi bozuktur’ raporu olduğu açıklandı.
30 Temmuz'da Şanlıurfa'da vuku bulan eylemde 'aklî dengesi yerinde olmayan’ saldırgandan, “dinimizde putperestliğe yer yoktur” ifadesini duyduk.
Devletimizin kurucusu Atatürk'ün bu millet ve devlet için mânâsı; tam bağımsızlıktır, millet egemenliğidir, üniter yapıdır, medenî devletlerin seviyesine çıkmanın anahtarıdır, laiklik temelinde inancını yaşayabilmektir, bir ve beraber olmaktır.
Kısaca, bugün var olabilmenin adıdır Atatürk, milletimiz için.
Hal böyleyken, O’nunla bütünleşmiş millet bünyesinin sinir uçlarına dokunurcasına Atatürk heykellerine saldırmak, “Acaba ülkede yukarıda saydığımız varlık nedenlerine bağlılık ne noktadadır yoklaması mı yapılıyor?” sorusunu akıllara getirmektedir.
Böyle de olsa, iktidarın saldırılara gerekli ehemmiyeti göstermesi şarttır.
Saldırıların “aklî dengesi yerinde olmayanlara yaptırılması’ bu işi basite indirmemelidir. İktidar, Atatürk ilke ve inkılâplarını, değerlerini koruma ve muhafaza vazifesini yerine getirmelidir.
Zira geçtiğimiz yılın 15 Temmuz'unda ciddi bir tehlike atlattık ve darbe kalkışması yaşadık.
FETÖ'nün, İslam dinini de alet ederek yıllarca dindar bir kimlik altında bürokrasiden askeriyeye her yerde yapılandığı bir ortamı gördük. Ancak o gün de ifade ettik, bugün de diyoruz: FETÖ'yü besleyen, ona bu işte yardım eden ‘okyanus ötesi’ var ve Türkiye'nin de olduğu bölgede yeni vatan arayışında.  
Yine 30 yıldır kanayan yaramız PKK terörü halen halledilmiş değil.
Suriye'de ve bölgemizde dengeler değişirken, Türkiye yalnızlaşıyor.
İnanınız içinden geçtiğimiz süreç, Lozan'ı delmek isteyenlerin arzuladığı kaygan zemin…
Bu kaygan zemini çeşitli bahanelerin ardına gizlenerek küçümsemek yerine, saldırıların merkezindeki birleştirici ve kurtarıcı güce sarılmalı ve sahip çıkmalıyız.
24 Ağu 2017
tunalim · 242 görünüşler · Yorum bırakın

Demokrasiden diktatörlüğe dönüşüm

Yönetim biçimlerinin hepsinden diktatörlüğe dönüşüm söz konusu olabilir. O bakımdan “demokrasilerde diktatörlük olmaz” sözü, gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü demokrasilerde de diktatörlüğe, özellikle de çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümler sıkça görülmektedir.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü sağlayan, çoğunluğun oyunun hak ölçüsü kabul edilmesidir. Bu kabule dayalı uygulamalar, hakka ve azınlığa karşı yapılan en büyük haksızlıktır.Demokrasilerin çoğunluğun diktatörlüğüne dönüşümünü engelleyen de uzlaşmadır. Onun içindir ki, “demokrasilerde uzlaşma kültürü esastır” denilmektedir. Siyasi partilerin belli konularda ortak bir payda bulup uzlaşma yoluna gitmeleri kaçınılmazdır. Aksi durumda siyasi partilerin taraftarları birbirlerine küser, iş karşıtlık ve düşmanlığa kadar varır. Dahası demokrasilerin bu şekilde işlemesi bireylerin ahlâkını bozar ve toplumları fesada sürükler.Aslında çeşitli yol ve yöntemlerle seçmenin iradesine ipotek konulduğu, seçmenin bunun idrakinde olmadığı demokrasiler, diktatörlükten daha tehlikelidir. Bu durum, günümüzde ziyadesiyle yaşanmaktadır. Şöyle ki, geliştirilen tekniklerle seçmenlerin bilinçaltı işgal ediliyor ve istenilen tarafa yönlendiriliyorlar. Ne yazık ki, demokratik olmakla övünen bazı ülkeler, böyle bir aldatmaca ve tehlike ile karşı karşıyadırlar.Esasen her zaman doğru ve adil işleyen bir sistem olamaz. Buna demokrasiler de dâhildir. Hangi sistem olursa olsun, iyi insanların yönetiminde iyi, kötülerinkinde kötü sonuç verir. Bir başka deyişle asıl olan sistem değil, insandır.Demokrasinin en eski ve en mükemmel örneği olarak Atina demokrasisi gösterilir. Ancak birçok Batılı tarihçi, Yunan devletinin yıkılışına, Atina demokrasisinin neden olduğunu söyler. Ayni tarihçiler, bütün halkların temsilcilerinden oluşan Plebler Meclisi’nin, Roma İmparatorluğuna bağlanmasıyla, imparatorluğun da yıkıldığını iddia ederler. Görülen o ki, Batılılar da demokrasiyi ideal bir sistem olarak görmüyor ve onun tehlikelerinden söz ediyorlar. Demokrasinin tehlikelerinin yanında, birçok yanılgıları da bulunmaktadır. Bunlardan biri vekilden asıl gibi davranmasını beklemektir. Bu, ne mümkün, ne de haklı bir beklentidir. J.J. Rousseau şöyle diyor: “Halk, vekilini seçtiği andan itibaren o artık yoktur.”Demokrasilerde siyasi partilerin amacı, ne pahasına olursa olsun, iktidara gelmek olmamalıdır. Siyasi partiler, bir dünya görüşünün ve bir zihniyetin iktidarını gerçekleştirmek için uğraşmalıdırlar. Bugün bunu tek Bağımsız Türkiye Partisi’nin yaptığına şahit oluyoruz.

Bağımsız Türkiye Partisi’nin Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, hükümete, sürekli kendine ait olan Milli Ekonomi Modeli ve Sosyal Devlet-Milli Devlet tezlerini tavsiye etmektedir. Buna rağmen hükümet, dediğim dedik, çaldığım düdük tavrında ısrar etmektedir. Maalesef, böyle bir tavır, demokrasiye yakışmamaktadır.

Yeni Mesaj Gazetesi 

Mustafa Hilmi Yıldırım


24 Ağu 2017
tunalim · 230 görünüşler · Yorum bırakın

Basmayan fındık kafaları seveyim!

Hamdolsun fındık 10 lira!

                          Geçen yıl fındık 13 lira iken, şimdi 10 lira…


                             Ver mehteri!


TMO, fındık 10 lira dedi ama sanmayın ki, bu burada kalacak. Fındık 7 liraya kadar düşecektir. Fındık üreticileri tepkili… Az değil, 400 bin fındık üreticisi var. Bu da 2 milyon insan demek. Fındık yetiştiren iller, AKP’ye yüzde 60’a yakın destek vermiştiler.


Bazı üreticiler, fındıkları söküyor tepki olarak. Birisi de sosyal medya üzerinden, kestiği fındık ağaçlarının görüntüsünü paylaşmış. Yaygın medya iktidarın borazanı olunca, sosyal medyadan seslerini duyurmaya çalışıyorlar.


Çok duyarlar, devam edin!


Yazdım birine, “fındık ağaçlarını keseceğine, sen boynunu kes, daha iyi. Ağaçtan ne istiyorsun, o hep yeşil kalsın ama senin gibi bir odun, devrilsin!” dedim. Bu söylediklerime kızanlar oluyor. Ulan o kadar fındık yiyorsunuz, kafa yine basmıyor!


Fındık zekayı açar, biliriz.


Karadenizli için fındık, hayat demek. Fındık; evlilik demek, yuva demek, huzur demek… Düğünler fındık hasadını bekler. Gençler fındık parasıyla okur. Fındık okul ve eğitim demek, gelecek demek… Hal böyle iken Karadenizli, bir türlü bu iktidarın gerçek yüzünü görmedi, görmek istemedi…


Biz söyledik, bizler dinledik!


Prof. Dr. Haydar Baş, yazdığı ekonomi kitabıyla  “tarımın stratejik” olduğunu yazdı. Fındığa özel bir önem verdi. On yıl önce, “fındığı 10 lira yapacağım” demişti. Ona gülenler şimdi ağlıyor. Zaten Haydar Hoca’ya gülenler, mutlaka ağlar.


Demedi demeyin!


O kadar, şahit oldum ki bu tiplere, anlatsam hayretler içerisinde kalırsınız. Ve şuna inandım: Haydar Hoca’ya güleni, Allah mutlaka ağlatır!


Neden mi?


Çünkü “ben siyaseti son nefes için yapıyorum” diyen bir insana ihanet, gayretullaha dokunur. Siyaseti, vatan müdafaası olarak görüyor. Bu yüzden onun siyasetinde ekonomi çok önemli, fındık çok önemli, buğday çok önemli, mercimek, pirinç, çok önemli... "Silahsız savaşırsınız ama buğdaysız savaşamazsınız” demek, ne demek?


Tarıma sahip çıkmak, vatana sahip çıkmaktır. 


İktidar, AB’ye verdiği sözü tuttu, tarımı bitirdi.Çiftçiyi unuttu. Köylüyü kuruttu. AB’ye söz verenler, Karadenizliyi hatırlar mı? Ama o Karadenizli, kendine bitirenleri hep ödüllendirdi. Şimdi kendi düşen ağlamaz. 


Dünya fındık üretiminin yüzde 70’i Türkiye’de olacak ama fındık fiyatını Karadenizli değil, İtalyan bir firma belirleyecek. Olacak şey mi?


Türkiye fındık üretiminde dünya birincisi, sonra İtalya ve İspanya gelir, ardından Gürcistan üretici ülkeler listesinde yerini alır. İtalyan firma Ferrero 2014 yılında, Türk fındık devi Oltan Gıda'yı satın alır. Ve Türk piyasasına hakim olur.


“Büyük balık küçük balığı yutar” kapitalist anlayış, aynel yakin gerçekleşir. İşte 2 milyon Karadenizlinin fındığı böyle yutulur. İktidarda Haydar Hoca’nın Milli Devlet Sosyal Devlet’i olacak ki, bu küresel firmalara dur diye. Türkiye’nin Fiskobirlik’ini bu iktidar kuşa çevirdi. Eğer Fiskobirlik’in eli kolu bağlanmasaydı, bu olmazdı.


TMO’nun "fındık 10 lira" demesi Ferrero’nun işine geldi. Dünya çikolata devi, eminim iktidara “İsa sizi korusun!” demiştir.  Durumdan, Ülker’de mutlu olmuştur. Ucuz fındık, daha büyük kazanç demektir. Fındığa bile sahip çıkamayan bir devlet, neye sahip çıkar taktirlerinize bırakıyorum. İlkokul mezunu bir "vaiz" bunları "kandırdı", okumuş İtalyanlar hali hayli kandırır.


Bir avuç fındıktan, bir kavanoz çikolata yapılıyor. Bunu Karadenizli değil, İtalyanlar yiyor. 


Ver mehteri!


Karadenizlinin fındık yiyecek ağzı olsaydı, “Karadeniz’in her tarafına çikolata fabrikaları açacak, devlet babanız sizi sırtında taşıyacak, bir eliniz yağda bir eliniz balda olacak”  diyen Prof. Baş’ı duyarlardı. 


Şimdi bir elde fındık, bir elde mendil!


Artk gah ağla, gah dilen!


Sırtta taşınan İtalyan firması!


Firmayı değil, fındık kafaları suçluyorum.


Akletmeyen, düşünmeyen, bir dombra müziğe kanıp, çocouklarına acımayanları suçluyorum.


Firma veya firmalar rahat olsun!


Yemeyenin malını yerler!


Adamlar hırsızlık değil, kapitalizm ticareti yapıyorlar. 


TZOB Başkanı Şemsi Bayraktar “üreticiye emanete fındık bırakmayın dedik. Ama üreticimiz uyarıları dikkate almadı. Emanete fazla fındık bıraktı. Fındığın tamamı pazara inseydi fındık 5 lira olurdu”  dedi.


Emanete, ihanet edildi anlayacağınız. Fındık 10 lira ise Sayın Bayraktar’a dua edilsin. Sektörde rekabet ortamı yok edildi, çok önceden. Toprak satan anlayış verimli şirketlerinde satışlarını kolaylaştırınca, küresel dev firmalar, yerel şirketleri ele geçirip, tekel oldular.


Bunu kim veya kimler sağlıyor? 


Karadenizlinin yüzde 70 oranında desteklediği iktidar. 


Muhalefet farklı mı? 


Tövbe.


İlk defa Kılıçtaroğlu “Tarım stratejiktir” dedi, mercimeği hatırladı. Onu da, yine Haydar Hoca’dan çaldı. Dünyada kapitalizmi silen tez, Milli Ekonomi Modeli; tezin sahibi Prof. Dr. Haydar Baş ama soyulan ülke Türkiye… 


Yutulan balıklar Türk sazanları…


Sadece fındıkla, Haydar Hoca, bütün Türkiye’yi besler. He vallahi, bu hamaset değil. Elin İtalyan’ı 2 milyonu soyarken, halen, basmayan fındık kafaları seveyim!                    
Yeni Mesaj Gazetesi 
 
Yusuf Karaca
24 Ağu 2017
tunalim · 137 görünüşler · Yorum bırakın

Tarımsız Türkiye'de çiftçi yok oluyor

Tarımsız Türkiye'de çiftçi yok oluyorBağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Haydar Baş, "Türkiye 2019 seçimlerini konuşmaya başladı ancak, iş ve aş problemi bizce daha acil…" dedi. Prof. Baş Yeni Mesaj'daki yazısında Tarımsız Türkiye'nin halini kaleme aldı. 

Türkiye 2019 seçimlerini konuşmaya başladı ancak, iş ve aş problemi bizce daha acil…

Çiftçinin, hayvan yetiştiricisinin, emeklinin, öğrencinin, dulun ve yetimin derdini dinleyen yok.

Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı 2.8 milyondan 2.2 milyona düşmüş durumda.  Bu, çiftçilikten ekmek yiyen 600 bin kişinin mesleğini bıraktığını gösteriyor.

Nüfusumuz son 14 yılda 13 milyon kişi artarken, tarımın yurt içi hâsıladaki payı yüzde  10’dan yüzde 7’ye geriledi.

Türkiye; son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yüzde 8.2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5.22’sini kaybetti.

Eskiden beri duyarız, “Türkiye, tarımda kendi kendine yeten 7 ülkeden biri” diye. Bu geçmişte kaldı.

Şu anda sebzeden meyveye, neredeyse her şeyi ithal ediyoruz.

Buğdayı Rusya’dan, Etiyopya’dan, Ukrayna’dan; mısırı ve mercimeği Rusya’dan; arpa ve nohutu yine Rusya’dan; pirinci Kırgızistan’dan; kuru meyveyi İran’dan, Tunus’tan, İngiltere’den; çayı İran’dan, Çin’den; bir zamanların fakir yemeği kuru fasulyeyi Arjantin’den, Peru’dan alıyoruz. Hatta enginar bile Mısır’dan geliyor.

Salatalık Gürcistan’dan ithal; patates Almanya, Fransa ve Hollanda’dan…

Acı tablo hem ülkemizin bir sömürge gibi açık pazar haline geldiğini gösteriyor; hem de Türk çiftçisinin yok olduğunu…

Tabii, işin bir de stratejik tehlikesi var. Savaş teknolojisinin çok ötesinde aç bırakma tehdidi, toptan, tüfekten daha tehlikeli bir durum günümüzde.

2016 verilerine göre, Konya ilimiz kadar yüzölçümü olan Hollanda’nın 2015 yılı tarımsal ihracatı 93 milyar dolar olarak gerçekleşirken, Hollanda’nın 7 katı büyük tarımsal alanı olan Türkiye'ninki ise 18.7 milyar dolar oldu.

Ne çiftçimizi koruyabildik, ne halkımıza yerli ve ucuz ürün sunabildik…

Tam tersine yurt dışındaki çiftçinin emeğini ve üretimini, vatandaşımızın emeğine tercih ettik.

Her zaman diyoruz, ne ekersek onu biçiyoruz.

Hal böyleyken, karpuzu tarlada kalan; ürünü ithal mallara karşı çok pahalıya mal olduğu için rekabet edemeyip satmaya bile kalkmadan eşe dosta tarladakileri bedava dağıtan, kendi aç gezen çiftçi halen çözüm aramıyorsa bizim yapabileceğimiz bir şey de yok demektir.

Mesela, Karadeniz'deki fındık üreticisi iki yıl önce 20 TL’ye çıkan fındığın bugün 8-9 TL arasında satılmasına memnun herhalde…

İthalat her yıl artıyor. 2002'de 148 milyon dolar olan buğday ithalatı, 2007'de 570 milyon dolara, 2014'te 1 milyar 546 milyon dolara yükseldi.

ABD’de litresi 2 lira 41 kuruş, Rusya’da 2 lira 22 kuruş olan mazotun Türkiye fiyatı 4.55 lira...

Oysa Milli Ekonomi Modeli’nin uygulanacağı BTP iktidarı, iş başında olsa idi;

“Tahditler kaldırılacaktı.

Devlete ait topraklar uzun vadeli, sembolik ücretler karşılığında kiraya verilecekti.

Ürün fiyatları çiftçiler tarafından üretici kooperatifler üzerinden belirlenecekti.

Devlet, üreticinin yetiştirdiği ürünün yüzde 50’sine en az 6 ay evvelinden avans verecekti.

İthal ürünlere karşılık yerli üreticinin korunması devlet garantisinde sağlanacaktı.

Türk tarımının bitmesinde ithalatta kotaların kaldırılması en büyük etken olmuştur.

Tarım için gerekli olan finansman, elde edilen üretim karşılığı senyoraj geliri ile karşılanacaktı. Devlet tarıma bağlı sanayi üzerine yatırım yapmak isteyen girişimcilere, “proje mukabili sıfır faizli krediler” ve “gerekirse geri ödemesi üretim veya ürün” olacak türden kredi verecekti.

Devlet ürünlere pazar garantisi sağlayacaktı.

Çiftçilerimiz emeklilik desteği ve doğal afetlere karşı sigorta desteği alacaktı...”

Ancak bunların hiç birini gerçekleştirme şansı bize verilmedi.

Çiftçilerimiz hem açlık, hem de topraklarının elinden çıkma tehdidi ile karşı karşıya.

Yabancılara toprak satışının önünü açan düzenlemeler ile topraklarımızın kanuni yollarla  yabancıların mülkü haline gelmesi de yakında karşılaşacağımız bir tehlike.

Ne diyelim, çıkmayan candan umut kesilmez, belki artık gözlerini açarlar…

24 Ağu 2017
tunalim · 54 görünüşler · Yorum bırakın